Ezra

Karşılaşmalar I / OYUNCAKÇI DEDE VE AZRAİL

İşte tam burası. Tam burada Ezra geldi. Konuşulmuşun ötesinde her yana yayılarak ve zaman içinde açılarak Ezra geldi. Aylardır açılmayan tahta kapımdan sanki bunu daha dün de yapmış gibi, kapının kolunu çevirdi ve geldi. O sırada, kolları bacakları iple hareket eden tahta adamlardan yontuyordum. Birkaç tane tahta adamın kolunu bacağını, bedeninin parçalarını hazırlayınca renkli naylon iplikleri geçiriyor, birleştirip boyuyor, camın önüne kurumaya bırakıyordum. İnce bıyıklı zabitler, palabıyıklı külhanbeyler, palyaçolar, köylü kızlar, çeşit çeşit, boy boy oyuncaklar.

Kapı gıcırdadı ve o sanki bir insanmış gibi, arkadaşımmış ya da bir müşteriymiş gibi geldi. Kapının üzerindeki minik çıngırakları şıngırdattı. Kalın yün paltosuna sarınmış, soğuktan yüzü kızarmış halde geldi.

Kaç geceler yüreğim katılarak çağırmıştım adını: "Ezra, Ezra… Ellerim tutmuyor artık: Gel! Kütükleri kaldırmaz oldu belim: Gel! Elim, ayağım, kolum. Görmez oldu gözüm. Nice zamandır taranmadı bu saçlar, nice zamandır kesilmedi bu ak sakal. Bir lokma ekmeğim suyum, su verenim bulunmaz oldu, gel!

Ben bu yaşa yetmişim. Kaç baharlar, kaç güzler görmüşüm. Yüreğimi dökülen yapraklar, kıpırdayamayan bedenimi rüzgârlar sardı. Al beni, yıllardır yalvarışıma bir yanıt yok. Ezra can yoldaşım. Gözümden bakan göz, elimden kopan tahta, ağzımdan çıkan duasın sen. Nesin sen ey kara bahtlı melek! Nesin sen? Neredesin?

Kolum kanadım tutarken istedim seni. Şimdi geldin, neyleyim. Bu bir solukluk canımla seni nasıl eğleyim?

Yapan elim, beş parmak ve bir aya, gören gözüm ışığı güneşin, anlatan ağzım şimdi yalnız hasret sayıklamalarıyla sarhoş, toprağa bakan bedenim. Toprağa yakın nasıl serin, nasıl ılık, nasıl kabarmış bereketli toprak.

İçimde, içinde, içerlerde bir yerde seninle söyleşen, seninle birleşen yüreğim. Ellerim titriyor bak. Bir bardak su vereyim sana. Otur gözüm. Otur beyim, otur.

İşte böyle. Buraya kadar geldik madem. Son bir kez bakayım bahçeye, ıtıra elimi süreyim, mor çizgili beyaz karanfili koklayayım. Ne alayım bu dünyadan, kendimi değil, kokuyu bile.

Bunca sene, her daim sual ediyor insan. Yemek yedin mi diyor, üşüdün mü, yorgun musun bu gün, şu öte diyarlardaki koca koca adamlar da sıkılır mı, can nerede durur, beden nedir bunca hizmetine koştuğum, acı nedir, ahu gözlü o yarin konuştuğu nedir? Sen nedir, ben nedir, o nerededir?

Bunca yıl, bunca kıymık kıymık tamlara bölünmüş tahtalar gibi dizili, insana, hayvana, ota dönüşlü bunca yıl. Açmadı yüreğimi. Açmadı gözümü. Yalnız var kıldı beni. Varlığını olandan bildim. Açmadı kalbimi. Suallerin cevaplarını bulamıyordum madem, uygun değildim o zaman. Alınsındı bu varlık benden.

İşte öyle dedim, öyle çağırdım seni Ezra. Bütün bu yıllar boyunca kullandığım onca sözden, baktığım onca yaşamdan, karşıdaki dağların zaman zaman tüten buğusundan, koyunların melemelerinden ve en çok da geceleri, bir alçalıp bir yükselen yıldızlardan sordum. Sordukça bir başka şeyi anladım. Yaşlandıkça ve anladıkça daha azaldım.

Şimdi sen geldin.

Cevap sendin. Ezra’ydı. Vardı. Gelmiştin.

Dünyadaki hiçbir şey, bu ömürde görüp duyduğum hiçbir şey, ellerimle yonttuğum hiçbir oyuncak senin kadar yakın, senin kadar güzel değildi Ezra.

Sıcak, dost bakışınla geldin. Al bir bardak dumanı üstünde çay sana. Hadi, beraber içelim çaylarımızı. Üşümüşsün. Sonra ne yapacaksın bilmiyorum. Sormuyorum da sana. Ezra diyorum. Arkadaşım.

Karşılaşmalar II / BALKON

Bir balkon. Üç oda. Balkonda begonyalar, karanfiller. Karanfiller; incecik yaprakları kendi içlerine dönüp kıvrılmış.

Sessiz balkon. Sessiz gece. Uzakta siren sesleri. Bir canı yetiştiriyor sirenler; ona can vermeye.. Yoksa almaya?

Ezra bunu dedi. Ezra’nın pelerini geceydi. İçinden çıkmış yıldız taneleri. Sigaranın közü. Uzaklara dökülen külü ateşin.

Ezra yanımdaydı. Karanfilin, begonyanın, fesleğenin yapraklarına dokundu geçti. İnsana gelene kadar çiçeklere süründü pelerini. Daha bir neşeyle başlarını dikti havaya çiçekler. Cana gelinceye kadar. Ta.. ki cana gelinceye kadar.

Ezra durdu karşısında adamın. Adam baktı. Bildi.

Ezra baktı, aldı.

Geride kalırken beden, o çiçekli balkonda, kim bilir kim, kim bilir ne aldı Ezra. Yedeğinde çekti götürdü.

Ben balkondan baktım. Kırmızı, beyaz, pembe begonyalar. Ve karanfiller. Fesleğen kokusu.

Yitip giden canın göz boşluğu. Kaçan soluğun kokusu. Ezra’nın eli. Benim elim.

Ezra bende.

Karşılaşmalar III / SARA VE KEDİ

Evin içinde kıpırdayan bir şey vardı. Sakınımlı sesler. Karanlıkta pırıl pırıl yanan iki yeşil göz. Bir yastıktan diğerine, oradan kanepeye geçti. Söndü sonra. Karanlıkta hareket etmeyen şeyler ise ağırdılar. Yerden yükselen dört köşe çizgiler. Sanki yükseldikçe hacimlerini bir parça daha her santimde dışarıya vermişlerdi. Bütün köşeler görülemiyordu. Bütün kenarlara bakılamıyordu. Soğuran yüzeyler geceyi. Birbiri ardından küçüklü büyüklü bin bir cisim odada, bir noktadan baktığında şekilleri eğilip bükülmüş, bazı hatları karanlığa karışmış, yokolmuş.

Bir eliyle sanki karanlığı dolduruyor, Sara. Eline alıp evirip çeviriyor biçimleri, sonra bir yüzeyini yere uygun buluyor ve koyuyor. Dolabı böyle koymuştu. Şimdi kanepeyi çevirdi koydu Sara ayaklarının bulunduğunu düşündüğü yere. Çay bardağını sehpanın üzerine koydu. Sehpanın üzerine bir de örtü koydu kenarı tırtıklı, dantelinin tersi yüzü belirsiz oldu karanlıkta. Küllüğü koydu. Sigaranın közünü, üstüne. Sara ordan bir kitap aldı, kitaplığa koydu. Bir daha aldı, koydu. Sara kitaplığa birbiri ardına tersi, düzü, yazarı, türü belirsiz bir sürü kitap, biraz da resim koydu.

Cansever’in masasını koydu, ayaklarının yere iyice temas ettiğini hissederek. Sonra onun koyduklarını düşündü. Uzaktan bakıldığında bir eşya dengi görünümünde parçaların bilgisayar olduğunu düşündü. Ekranın olması gereken yerde geceye doğru uzuyordu boş karanlık. Neydi bu parça parça nesneler? Yaşadığına tanıklık etmişler miydi? Elleri değmişti üzerlerine evet. Ama onun muydu tüm bunlar? Kendisi miydi Saranın oda, oda ve içindeki şeyler ?

Sara’nın elleri titriyordu. Bu kadar karanlık. Bu boş karanlık.

Odada yeniden bir tıkırtı duyuldu. Cam yeşilleri bir yerden bir yere geçti. Açtı, çaktı, söndü.

Sonra titreyerek Sara arkasını döndü. Gövdesinin bir an önce bulunduğu yere baktı. Sırtı kendine dönüktü şimdi.

Karanlığa alıştıkça gözleri, hacimler toparlanır gibiydi. Orada burada, rengini, ismini belirlediği eşyalar koyuluklarıyla renkliydiler. Sara renkleri hatırlıyor fakat göremiyordu.

Ucu kalktı ufuktan gecenin. O bir ışık huzmesi oldu. Düştü odanın içine. Kahverengiler geldi. Yüzeyler parladı. Camlar yeşile durdu. Sara bir sigara daha yaktı.

O bir anda bir kıvılcım çakımında kırmızılar çıktı meydana, söndüğünde kibrit, kayboldular.

Sabah oluyor, kuşlar çığlık çığlığa bağırıyordu. Mavi. Vitrinin camında, kristalin üzerinde, bilgisayarın ekranında parladı. Tek tek zerrelerini dünyanın şimdi odanın içine taşıdı mavi. Sonra kedinin tüylerine baktı. Beyaz-mavi.

Kedi mırladı. Gözlerini açtı. Ayaklarını uzattı olduğu yerde. Mırıltılarla gerindi, gerindi.

Odaya sarının gölgesi düştü. Ardından turuncular, kırmızılar, eflatun. Her bir ışık huzmesiyle gökkuşağından bir renk düşüyordu. Sara soluğunu tutmuş bekliyordu.

Ezra’nın gölgesi sessizce çekildi perdenin arkasından.

Sabah oldu.

Karşılaşmalar IV / AHMET

Gece sabaha doğruydu. Pencereden giren ilk ışık huzmesi çocuğun pembe yanaklarında gezindi. Yere oturmuş, yatağın başucuna kafasını dayayıp uyuya kalmış Derya’nın gözkapaklarına düştü. Kıpkırmızı ve şiştiler ve yavaşça aralandılar. Derya ışığın rengini gördü önce. Kalbi kıpırdamasına izin vermedi ama; burkuldu, sımsıkı olmuş, taş olmuş durmaktaydı göğsündeki yerinde. Yatağın üzerindeki çocuğa baktı. Kıpkırmızıydı yanakları yavrucağın; üzerinde bir atletiyle öylece yatıyordu.

Gece ateşi otuzdokuzun üzerine çıktıkça yanmış, yanmış, halsizleşmiş gözkapakları, yüzüne düşmüş kirpikleri. Komodinin üzerinde, yerlerde bez parçaları. Islatıp ıslatıp silmişti Ahmet’i Derya. Bileklerine, koltukaltlarına ıslak bezleri koydukça yanaklarından yaşlar süzülüyordu Ahmet’in. O ağladıkça her yanı ağrıyordu Derya’nın. Taş olmuştu kalbi, içini oyuyordu.

Dereceyi salladı, koltukaltına koydu. Saatine baktı. Bekliyor. Pırıl pırıl bir yaz sabahında etraf ışığa boğulurken, açık pencereden deniz kokusu, kuş cıvıltıları doluşurken, Ahmet öylece yatıyor.

Hiç bu kadar uzun bir gece olmamıştı hayatında. Hiç bu kadar salınmamıştı karanlık. İçinde bir ses, sabah olursa her şeyin geçeceğini söylüyordu. Oysa geçmemişti. Dereceye baktı Derya, 39,2. Ah! Şuruba uzandı eli tekrar. Okşaya seve sesleniyor oğlana ; "Ahmet’im canım. Aç ağzını yavrum, aç kuzum, belki bu sefer düşer, hadi yavrum". Ahmet öylece yatıyor. Yanına düşüyor eli. Yeniden hadi gayret. Güç bela ağzını açtırıp içiriyor ilacı. Hiç umudu yok bundan da. Doktordan geleli beri yirmi dört saat oldu. Daha 39′un altına düşmedi ateş.

Ahmet uykusunda başını çevirdi. Hâlâ kırmızı yanakları. "Allahım ne olur bir şey olmasın yavruma. Benim ömrümden al Allahım. Beni al. Yavrum minicik. Minicik kalbi onun. Daha elleri yeni öğreniyor herşeyi. Ne olur bir şey olmasın yavruma." Geceden beri kimbilir kaçıncı kez, bu yeni anladığı duayı tekrarlıyor Derya. Çırpınıyor yatağın başucunda. Gölgesi gelmesin diye yavrucağının üzerine, çırpınıyor.

Ezra gördü onu. Ona seslenen sesini duydu. O sırada başka bir iş yapıyordu. Derya’nın sesini duydu. Döndü baktı yaşlı gözlerine, titreyen ellerine. Başını okşadı usulcacık Derya’nın. Isındı melek göğsü. Başını salladı, işine kaldığı yerden devam etti.

Karşılaşmalar V / MEZARTAŞLARI

Öyle upuzun, kavuklu, sıra sıra dizilmiş mezartaşları. Onları her gördüğümde ufacık ufacık kıpırdıyor kalbim. Dilim, tanımadığım kemiklerin bir zaman olduğu şeye, ya da belki onların toplamına dua ediyor. Dizilmiş kemikler; öyle sıra sıra, insan insan, eski eski; taşların altında. Bir avuç toprak bile kalmamış üzerlerinde, öyle beyaz.

Deniz kokusundan sonra geliyor mezartaşları. Daracık alanlarda, eski cami avlularında, kafesli bölmelerde dizilmişler. Bir zamanlar koyu selvilerin arasından geçilerek yanlarına varıldığı muhakkak. Şimdi ise otoyolun gürültüsünden azıcık uzakta, ışıklı reklam tabelalarının kıyısında, çocuklar için oyuncakları sokağa sermiş dükkanların az ötesinde. Duruyorlar işte.

Şehir bu mezarlarla şehir oluyor. Orada doğulduğu, orada yaşandığı,.. orada ölündüğü yaşamın. Ama yenileri ve parsel numarası almışları değil; eski semtlerin arasına sıkışmışları, türbeleri, hazretleri,.. Kavuğunu kaşına yıkmış, önündeki rahleden okuyor mermer ölümün adını. Daha önce yaşamın adını. Orada olmayı. Olup durmayı.

Az ötede on iki yaşlarındaki erkek çocuklar, tesbihlerin, dua kitaplarının, yazmaların, tülbentlerin durduğu, gülsuyu kokan dükkânlara çırak olmuşlar okuldan sonra.

Sokağın başındaki lokantadan yemek kokuları, minarelerden ezan sesleri geliyor. Uzuyor uzuyor vakit namazları. Minareler birbirinin sesini dinliyor.

Parkın sırasına oturmuş sigaranın dumanını çekiyorsun. Bir simitçi geçiyor önünden. Kuşlara yem satan kadın, sünnet elbiselerini giyinip asalarını ellerine almış çocuklar.

Ezra başını kaldırıp karşı sırta bakıyor. Domino taşları gibiler.

Kim anlar Ezra’nın çaresizliğini?

Karşılaşmalar VI / GÖĞE UZANAN SERVİLER

"Uzun günlerden ve gecelerden sonra, kış bırakırken ardında birtakım esintileri, bahar ses vermeye başlamıştı tomurcuklarından nihayet. Bu hayatın işlerini hiç anlamayan ben, hiç anlamadığım gidişine bakıyorum günlerin. "Bir" yazısıyla toplanıp dağılıyor sanki yaşadığım her şey. Hayatın, geçmişte yaşayıp yaşayıp dağıttığım her zerresi, hiç aklımda değilken, gelip bugüne eklemleniyor. Nedir dağılan her zerreden, şu adını ezberleyemediğim yerler, kimliğini bilmediğim insanlar ve haller arasına? Hani duvarlar vardı "başka"ya dönüşen şeyler arasında. Başkanın savrulup gidişi ötelere gidişti ve paraleller kesişmezdi hiçbir zaman. İşte o uzayda bir zaman, uzayda bir ana giden o çizgiler,… o uzay mıdır yoksa "bu" dediğimiz.

Yalnız ve biricik sandığın, o kendi varlığın, bir kendilik yanılması mıdır?"

Nuriye bunları dedi ve baktı karşısında duran kadına. Mavisinde gölgeleri, yeşil çakımlarıyla bu tanıdık gözler. Sigara yakan, çay içen, konuşan, bakan bu karşıdaki başka. Uzaktaki o yolun başında gittikçe silikleşen gölgeye baktı. O gölge, yolun başında bıraktığı yerden yürümüş gelmiş, bu ulu servilerin koyulttukça koyulttuğu, o bitimsiz taşlı yoldan, gölgelerden, sonra arınmış koyuluklarından, yiten güneşin ardında bıraktığı son kımıltılardan, ses olup gelmiş, oturmuştu yanındaki banka. Uzaktan yürüyüp gelirken o canlı devinimi bedenin, öğleden sonrasının saat dördünde, ardında bırakmış geçtiği her bir taşı. Arasından otlar fışkırmış taşı.

Gölgeli olmuş her bir servi, boylu boyunca. Bu, yeşillikleri ürküten. Bu siyaha doğru, bu ipil ipil kımıldanan. Nisan rüzgarı. Akşamüstüne dönerken bu noktasında yeryüzünün. Bu her şey olamayan, bu kımıldanan…

Ferda durup, kendine doğru gelen bu Nuriye’ye baktı. O muydu, değil miydi? Saçları bildik kumral. Gözleri bildik mavi. Ama bakarken çekilip gidişi başka gölgesinin. Bu pantolon, bu boğazlı kazak. Sesiydi en çok Nuriye olan. Gözlerinin açılışı, havaya bıraktığı tütün kokusuydu.

Birbirlerinin yaşamlarından çekilip gitmişlerdi, neredeyse bir çeyrek yüzyıl önce.

Nuriye’ydi bu ve sıkıldı biraz. Sokaktan geçip gidişinin, bir alışveriş çantasına akacak yolculuğuna birden gençliği doluşmuştu. Okul yıllarının hatıraları, ders notları, gece geç saatlere kadar gülüşmeler, her birinin ayrı sıkıntıları, şunlar, bunlar…

Nuriye yaşlanmıştı, hantallaşmıştı. Yürürken ağırlığını iki yanına dağıtıyordu. "Ferda sen misin" diyen sesi Nuriye’ydi. Saçı biraz, gözleri; bakarken hep bir yerlerde unutup, dağıtıp gelen bugünü ve şu anı açıp duran, genişleten, düşünceli gözleri.

Gördüğü an, bir kıvılcımdı. Duraksamış, tereddüt etmişti bu Nuriye bakan gözlere. Sonra, onun adını seslenişiyle dağılmıştı. Nuriye’nin biraz önce kalktığı banka, bu kez birlikte oturmuşlardı.

Gülüşler ve o yirmi küsur yıl usul usul akmıştı aralarından. Çay bahçesinde dumanı tüten çaylar, sönmeden yanıp duran sigaralara gitmişti o akşamüstü.

Her şey biraz, her şeyden biraz. Bu başka bir yerdi. Ve emin değildi Nuriye bir zemin olduğundan. Ayakları değmiyor gibiydi. Bu her şey, bu olup duran, bu açılıp duran evren yok gibiydi. Nuriye agorada taş merdivenlere, izleyici yerlerine oturmuştu. Ve akıp gidiyordu sahnede "yaşam" denen şey. Bu sözcükler, bu havada savrulup, dağılıp giden tirad, Nuriye’nin izleri miydi? Dönüp dönüp geri gelen, bir başka günün başka gözlerine, başka kulaklarına söylenen bu tirad?

Kimdi orada devinip duran kişiler, burada oturan kimdi, bakan kim ? Nuriye mi demişti, ne demişti?

Akıp geçen, ağır akan ritmi bu nehrin. Kıyılarda menevişlenen, ılım ılım toprağa vuran bu nehir.

Yitip giderken akşamın kızıllığı, bu servili yolda.. Koyu gölgeleriyle her biri tek ve bitimsizce gökyüzüne uzanan, bu ömrün yolu..

Var mıydı?

Dönüp arkasında duran Ezra’ya gülümsedi Nuriye. Nicedir biliyordu Ezra’yı. Sormadı ona.

Ezra varsa vardı servi.

Yoksa yok muydu?

Karşılaşmalar VII / EZRA’NIN GÖZÜ

Gölgeler içinde, her biri gökyüzüne tek tek uzanan serviler altında, dar patikalardayım. Sırtımda çantam, içinde kalemler, defter, bir şişe su, bir hırka, kitap var. Yürüyorum. Yürüyorum, bir yere gitmeyen patikalarda, ucu bucağı belirsiz taşlar arasında kimi eski, kavuklu Arap harfleri üzerlerinde, sülüs yazıyla ince uzun, narin boyunlarını bükmüşler bir yana, okur gibiler topraktan fışkıranı, toprağı. Bir yanda ucuz, mermer lahitler, başlarında mermer çanaklar, su içmeye gelecek kuşlar için. Serviler içindeyim. Ezra gülümsüyor her yanda, Ezra burada. Onun mülk sahibi olduğunu düşündüğüm bu yerde mezarlar arasında, ne arıyorum ? Ezra bana yol gösterecek. Bu mekan, bu servileriyle bu lahitler onun. Henüz dirilerin değil. Patikanın kenarında, yüksekçe bir yerde çeşme başındaki kayaya oturdum. Uzakta, o uzakta, bir görünüp bir kaybolurken, çevrede mezarlara dikilmiş gül fidanlarından yükselen ağır gül kokusu, belli belirsiz bir esinti.

Uzun, usul soluklarla bekliyor, bekliyorum. Yanımda çeşmeye gelip gidenlerin ağır saygılı adımları, duraklamaları, doldurulan şişeler. Sonra ağzını dayayıp bu aktıkça tatlanmış sudan içen insanlar. Geri geri ve boynu bükük adımları onların. Ezra burada ve bu insanlara bakıyor. Bakışından, akar gibi yer değiştirişinden tanıyorum artık onu. Nice zamandır bir yoldaşlık var aramızda. Yanımda gezindiğini, bir gelip bir yittiğini görüyorum. Bakış denen şey "olmamıştır" aslında insan bedeninde. Bu bir hâl değildir. Ezra’yı görmeyen, bakışın ne olduğunu bilmez. Diriler ancak bir saniye ve gözbebeklerinin gelgitleriyle dururlar nesneler üzerinde. Gözbebekleri an be an örtülmektedir olanın üzerine. Her kırpıştan sonra açıldığında bir başkadır artık olan. Bir an öncesi yitmiştir ve yoktur. Bağlanamaz hâle.

Ben kendi gözbebeklerimden bakarken Ezra’ya, daha, diriydim. Iskat oluyordu bir şey, kaçan gözbebeklerim ve kapanan gözkapaklarım. Gözüm tüm aksamıyla bir makineydi ve ânın fotoğrafını çekiyordu tek, tek, tek.. Sonra hatırlarken ve anlarken bir de, ardarda geçiyordu resimler. Ama yoktu. Aradaki boşluklar diriliğimdendi ve boşluk olduğunu yadsıyordu idrak.

Ezra bakınca, ben ona bakınca, bir parça köz hapsetti bakışı. Tutuyor ve bırakmıyor Ezra. Boşluklar şimdi utandırıyor beni. Ve Ezra ne olduğunu bilmediğim bir salınımla nesneler üzerinde ondan ona, ondan ona, ona. Her şey çekiliyor dirilikten. İçe doğru dönüp, içine yanan madenin kaynamasıyla, kendi içinde kaynamasıyla göz, bir siyah, bir siyah hale.

Ezra’nın gözü köz. Kendi içinde kıvılcımıyla içten içe yanan, yanan, yanan, kararan ve parıldayan, yüze sığmayan o çukur.

Bir andı bakışım diriliğimle. Ve aldı beni Ezra. Hayy..! Yeksan !

Şimdi bir biçâreyim, pâre pâreyim. Bir yanda bir elim su doldururken, diğer yanda elim kaçar ve ağlarken kendi hiçliğine. Azım, daha azım, an be an, gün be gün tükeniyorum. Serviler çağırıyor beni sonra. Bilmezken ben beni, sanmıştım Ezra burada. Oysa değil. Gelip geçiyor Ezra her şeyden, her yerden. Alıp bırakıp esip geçiyor. Bir ben-i âdem, bir fani, bir zavallı düşkün, biçare ben. Ezra servilerden, o her yerde olduğu gibi geçer. Mezartaşları değil onun. Onlar bizim hatıratımız.

Kendi yurdu değil bu uzun serviler, herhangi bir yer, herhangi bir zaman. Uzun ve ince, kavuklu başlarıyla toprağa eğilmiş, topraktan gelmiş, üzerinde bizim kara izlerimizle bu taşlar, bizim kendi hatıratımız. Ezra’nın değil.

Almıştı beni. Kaçmıştı gözbebeklerim. Onu görüyordum. Alacağı canın kokusunu, yüreğin o telaşlı tanıma anındaki ilk çırpınışlarını içine çekiyor Ezra. Diri şefkati bilmez. Kendi karşıtıdır Ezra’nın eli onun için. Oysa gördüm o mezar başında elli küsur yaşlarındaki adam kalbini tutarak yığılırken, eli başının üzerindeydi Ezra’nın, yumuşacıktı. Sarıp sarmalıyordu bedeni. Kımıldadığında akıp gidiverecekmiş bir şeymişçesine bu elleri arasında tuttuğu beden, incecik sarmalıyordu onu. Göz çukurlarında kaynayan o siyah maden akıp gidiyordu toprağa. Ezra ağlıyordu.

Ağlıyordu Ezra.

Bu nasıl bir şeydi Allahım? Üç beş adam kadın çırpınırken faninin başında, ezikti Ezra, titriyordu. Ve bir yandan ne görkemli, ne uluydu. Yağıyordu ellerinden toprağa. Aldığı şey, o neyse, yoksa verdiği mi demeliyim? Açıyor ve akıyorlardı birlikte, içe doğru çekilişiyle kendinin.

Kendi oluyordu Ezra ve sonsuz bir pınar yağıyordu üzerinden.

Ölüm merhametiydi onun. Ondan alıp ona veriyordu. Yalnız bu geçiş anıydı Ezra. Ondan gelen ona giderken Ezra’nın bedeni titriyor, titriyor, fâni geçiyor içinden, dirim geçiyor içinden. Hâlsiz, bakışsız bırakıyordu onu.

Açamaz Ezra, ah açamaz siyah örtüsünü zamanın. Yeşerirken çimenler, onlar üzerinde çiğ damlalarıyla, an be an yeniden dirilen, yeniden ölen, yokolan, yoktan gelen, ona giden.

Yüzyıllardan kalmış, ağır, aşınmış taşlarıyla, bir taş köprü Ezra. Üzerinde yürünmüş, yürünmüş, yürünmüş.

Bir hıçkırık, hıçkırık, kalbim. Elim kolum kanadım. Buralarda kalakalıyorum. Çeşme dîvane, akıyor, akıyor zaman. Kendi içinde bükülen, genişleyen, açılan, sarılan, kaybolan, giden zaman.

Beni neden bıraktın? Ezra.