Kaybolan Öfke

İçinde soğuk ve sessiz bir öfke büyüyordu. Oturmuş, ellerini dayamışken koltuğun kenarlarına ve tırnakları avuç içlerini yakarken ve başı boynundan, saçlarından tutulup iyice geriye çekilmiş gibi dimdik durur ve bakarken…

Esna kendini koltuktan kalkmamaya zorluyordu. Karşısında gördüğü her neyse, bir zamanlar belki onu çok korkutmuştu. Oysa şimdi; hiç… Öfkeden kararmış gözlerle boşluğa bakıyor, belli belirsiz dudakları oynuyordu. Dışarıdan bakan biri onun alçak sesle küfrettiğini düşünebilirdi.

Oysa Esna kısık bir sesle, kelimelerin pek de anlamlarını seçemeyerek, unutmamak istermiş gibi, sürekli kendi adını tekrarlıyordu:

“…Esna, Esna, Esna kanın damarlarda kayışı, güm. atışı, güm, oradan yükselirken, güm, güm, Esna, Esna, kanın savruluşu, adaleler arasında incecik çizgiler, kasılmak, hiç açılamamak, tutuluyor her bir kas tek, tek. Esna, dur. Esna kalkma, geçer, geçer. Esna…”

Boşlukta bıraktığı her neyse gelip de gidenin, hava dalgalandı mı biraz olduğu yerde? Esna gittiğini anladı mı? Tırnak uçları, uçları etin battığı yerde tırnaklarına, kenarları, sonra avuç içleri; kan oturmuş. Öfkeden kaçmaz, öfkeye bırakmaz kendini Esna. Görünse de o. ‘Öldü, o öldü.’

Esna böyle diyordu içinden. Evdeki diğer iki kişi, olup bitenden habersizdiler. Esna’nın yakınları, aynı zamanda şu üç odayı paylaştığı arkadaşları. Bir olağanüstülük var ama, kriz sanmış olabilirler. İyi.

Boşluğun belirdiği noktada, ardında duvar. Yavaş yavaş, kasılmış parmakları gevşedi Esna’nın; koltuğun kollarını sıkmayı bıraktı. Başını saçlarıyla birlikte her kimse arkasından çeken; her kimse, onun ellerinden kurtuldu. Düzeldi, boyun omurları gıcırdadı biraz. Sonra yavaşça öne sarktı, çenesi hafifçe göğsüne değdi. Her bir adalesinin damar damar olduğu bacakları gevşedi. Kafasındaki ses gittikçe uzaklaştı… Durdu. Yanaklarından yaşlar süzüldüğünü hissediyor ancak durduramıyordu. Bir külçe gibi yığılmıştı olduğu yerde.

Kapının aralandığını fark etti kalakaldığı yerden. Zerrin veya Piyale’ydi. Krizin geçip geçmediğine bakmaya gelmişlerdi. Bağıracak, seslenecek gücü kalmamıştı Esna’nın. Sağ kolunu hafifçe kaldırarak elini sallayıp, kimse o, ‘kapıyı kapatın’ dedi hâl diliyle. Belki anlarlardı. Yoksa bir de seslere, insan seslerine dayanamayacak gibi hissediyordu. Kapının yavaşça kapatıldığını duydu. Fısıltılar, ardından uzaklaşan terlik sesleri. Uzakta konuşsunlar konuşacaklarsa da. Nasıl olsa engel olmak imkânsızdı. ‘hiç olmazsa duymayayım fısıltılarını’ dedi Esna.

Kolu biraz önce olduğu yere indi. Barabbas korkutmuyordu artık onu. ‘o yeşil gözlü cüce zıpzıp’ dedi içinden alayla. Kendi kalbini, bütün kemiklerini göğsünün, iç organlarını parçalayıp çıkalı çok olmuştu Barabbas. Kan revan rüyalar görmüştü, Barabbas çıkarken vücudundan. Oysa kendini bildiği zamandan beri içindeydi Barabbas, onunla birlikte büyümüş, onunla gezmişti dünya üzerinde. Çocukken seslenirdi içinden ona. Sonra masallar anlatırlardı birbirlerine. Birinin anlattığı masalı diğeri tamamlardı. Konuşur gülüşürlerdi içleri sıra. Bunun; “kendi kendine konuşmanın” hiç de iyi olmadığını söylemişlerdi bazı kişiler. Ama Barabbas iyiydi. Çağırdığında bazen geliyor bazen gelmiyordu ama onunla söyleşmek, birlikte oyun oynamak güzeldi.

Bütün bunları koltukta düşünürken, göğsüne sarkmış başı, yavaşça omuzlarının üzerinde dikildi Esna’nın. ‘Barabbas’ diye mırıldanırken yanında olsalardı, sesinin sevgiyle titrediğini duyacaklardı Zerrin ve Piyale. ‘…seni yeşil gözlü küçük Barabbas, ah, nerdesin?’ gözlerinden yaşlar boşandı tekrar. Gerisini düşünmemeye çalıştı. Bedeni ve ruhu tam anlamıyla güçsüzleşmişti. Yerlerde sürünüyor gibiydi şimdi; ayaklarının dibinde et yığını. Esna o koltukta otururken, başından, omuzlarından başlayarak erimiş ve yığılmıştı etleriyle, kemikleriyle ayaklarının olduğu yere. Kimse görmeden odaya taşımalıydı bu yığını, kimse görmeden yorganların altına saklamalıydı. Sürünerek, yuvarlanarak ilerledi uzun koridorda. Piyale’nin kapalı kapısının altından ışık sızıyordu. Fısıltılar arasında esnemeler geliyordu kapının ardından. Demek yine korkmuş, aynı odada yatmaya karar vermişti kızlar. Olsun. İyi.

Esna etlerini çekeledi yer üzerinde, kemiklerini iteledi. Nasıl soluk alabiliyorsa bu yığın, soluk soluğa kalmıştı odasına geldiğinde. Oh! Işığı yakmamışlardı. Uzanıp kapıya, bir gayretle ve olabildiğince sessizce kapattı onu. Pencerenin açık olup olmadığını dinledi. Hayır, açık değildi. Tüm hacimler kapanmıştı şimdi. Debelenerek yatağa tırmandı. Kendini yorganla çarşafın içine iteledi. Rahatladı. Yorganı örttü.

Onu şeylerden, var olan her şeyden ayıran öfke. Gitmişti. (Dinmek değildi bu; öfkenin bu çeşidi, gelip giden bir şeydi; hiçbir şey öğrenmemişse bunu öğrenmişti Esna yıllar boyunca) Barabbas giderken, ( ah giderken, parçalarken bedenini, narin, neredeyse çocuk bedenini) öfkesini de alıp götürmüştü. Bir yumru halinde taşımıyordu artık onu içinde. Teninin duvarlarını kapladığını ve onu bir tamlık, olmuşluk duygusunun esrikliğine sürüklediğini hatırlıyordu geçmişte. Barabbas varken (bazen kaybolurdu ama o), neşe, öfke, dinginlik, sevgi, nefret, acı, heyecan,… her şey küçülür, neredeyse bedeninin herhangi bir hücresinde kaybolacakmış gibi olur, sonra binbir rengiyle önce hafifçe görünür, içinde bir yerlerde kendini hissettirir ve sonra o zaman parçası boyunca ne olmak istiyorsa o olur, bedeninin içinde küçülür, zıplar, koşar, şarkılar söyler, haykırır, uslu uslu dinler, konuşur, büyür, kendi boyunda, tam kendi gibi bir insan çocuk olur, hayatı renklere boyardı.

Bazen tam çeperlerine ulaşırdı Barabbas bedeninin . İnsan olmaktı işte bu. Nerede ve ne şekilde olursa olsun, eskiden, içinde olduğunu bilirdi Barabbas’ın Esna, bilirdi.

Et yığınları, çok çok yavaşça da olsa, yatağın içinde kendi yerlerine doğru çekilmeye başladılar. Esna inledi. Ağrı şimdi başlıyordu ve gittikçe artacaktı. Ama hiç değilse odadaydı artık. Karanlıktı, sessizdi. Koca gözlerini açarak, kimseye rastlama sıkıntısı olmadan boşluğa bakabilirdi Esna. Oh!

Sabaha güneş doğacak, her şey geçmiş olacaktı. Dudak dediği şeyler kenardan sırıttılar buna.

Hiçbir şey geçmezdi. Olmuş olan, ve olacak olan ve hatta olmakta olan her şey şu an içindeydi. Keşke bunu hiç hissetmeseydi. Keşke bedeni ve kendi dediği bu şeyin, çizilmiş bir zaman üzerinde, nasıl sıra çizgisiyse artık bu dümdüz, ileriye doğru koşturup durduğunu zannetseydi hâlâ. Ayaklarını bastığı yerin üzerindeki her yaprağın, o koştukça çizgi üzerinde, geride kaldığını düşünebilseydi, umabilseydi. Ne olmuştu ona?

Dışarıda hafif ayak sesleri yaklaşıyordu. ‘Duramadılar’ dedi, huysuz huysuz. Kapı hafifçe tıkladı. Kendi sesini duydu sonra Esna dudaklarından:

- Piyale?,… Zerrin?…

Kapı açıldı. Ama ışığı açmadılar. Koridorun soluk ışığında görebildikleri kadarıyla,
uykusuz ve endişeli gözlerle Esna’ya bakıyorlardı.

- Esna iyi misin?, dedi Zerrin.
- Nasılsın, dedi Piyale, biraz daha iyice misin? Bu arada yatağa yaklaşmış, ucuna
oturmuş, yorganın arasından sarkan kolunu okşuyordu hafifçe.

Hâlâ ‘Esna’ diyorlardı ona, çocukluklarındaki gibi. O zaman, baştaki o soluksuz harfi atıp, başka herkesten ayrı olarak, ona istedikleri gibi seslenmek ayrıcalığına sahip iki çocuktular onlar. Başkaları için beş harfli; baştaki soluksuzla birlikte. Ama onlar için dört harfli: ‘Esna’. Birkaç yaş büyüktü onlardan, ablaydı biraz. Esna’ydı. Renkli ve oyuncaklı Esna.

Nasıl sevdiğini düşündü bu iki kız kardeşi Esna; ki ismini onlar koymuşlardı, kendim dediğinde aklına gelen ismini.

- Daha iyiyim, dedi; gülümsemeye, dudaklarını germeye çalışarak.

(Öfkesinin ve kırılganlığının onlara dokunmasına izin vermezdi; vermemişti hiç.
Öbürlerine, diğer insanlara bile dokunmasına izin vermedikten sonra.)

- İyiyim biraz daha iyiyim, ağrım var biraz.

Şimdi Zerrin’in elleri ürkek parmaklarıyla alnına dokunuyor, saçlarını
okşuyordu.

- Üzülme hadi, dedi elini güçlükle kaldırıp Zerrin’in eli üzerine koyarak.

Piyale yavaşça yanından kalktı;

- İlacını getireyim, dedi. Almamışsındır sen daha. Gözlerin kararmış.

Bu karanlıkta gözlerinin ve tüm yüzünün karardığını nasıl gördüklerini sormadı
Esna. Arkasından baktı Piyale’nin giderken.

Asıl o, yüzlerinde gölgeler görüyordu sevdiklerinin. Hele bu hâle girince, gözlerini karartınca dünya, basınca boynuna.

Sevdiklerinin yüzlerinde gölgeler dolaşıyordu. Ne kadar düşkünse onlara, o kadar çok.

Bir kayboluş ânında bekledi. Sonra tekrar yüzeye çıktı. Piyale bu arada ilacı getirmişti.

Bu beyaz hapların hiçbir işe yaramadığını söyleyemezdi onlara. Gerçi etler toplanırken yaşadığı ağrıyı biraz olsun azaltıyorlardı.

Yeniden gülümsemeye çalıştı. Tenindeki okşayışları duydu. Kapı artlarından
kapandı. Artık baş olmuş başını yastığa koydu Esna. Ağladı. Gözleri ağrıdı, göz olup.

Gece kapandı.

Barabbas korkutucu sessizliklerde çıkıp gitti kâbuslardan. Kim bilir bir daha ne zaman gelmek,
Ve onu neden içinden attığını tekrar sormak üzere…

 

 

21 Aralık 2008 – Cerrahpaşa