Cecile

Kendi etrafında döndü.
Bir güzelliğin şekillenişi…
Saçlarındaki beyaz kurdelenin çözülüp uçacağını gördüm.
Saçlarının kurdeleyi kanatlarından yakaladığını…
Şaşkınlık içinde sanki, gözlerini kırpıştırdı ve ellerini sevinçli bir
haber almış gibi heyecanla birbirine vurdu. Yerinde duramıyordu.

"Ah, bu renkler! Baharın huzurlu seslenişi. Çok seviyorum bu
çiçekleri, şu yeşil suyun üzerindeki arılar, kelebekler… Bakın, bakın
kurbağa yine zıplayacak. Bay Monet, siz seviyor musunuz bu bahçeyi?"

Bu bahçeyi güzelleştiren de sizsiniz Bayan Lanouf diyebilseydim,
diyebilmek kaynağından… Elini uzatıyor, küçük bir aşk uzanıyor. Yeni
bir beyaz bu. Üstünlüksüz. Kızıl bukleleri on yedi kez sesleniyor
şiirlerimde. Yalnızlığın yalandan düşlerine ezgiler serpiştiriyor. O
elleri her gece tutuyorum, dudaklarımın ucuna kadar getirip
kokluyorum.

"Bay Monet, bu bahçe için şiir yazmalısınız. Bıkmadınız mı salonlardan
çıkmayan, şu muhteşem manzarayı görmeden güzellik konusunda nutuklar
atan kadınları yazmayı. İşte size en güzel kadın: Doğa."

Hala davetlere, balolara, yakışıklı lordlara alışamamış; gerçeğin
sırrını doğada aramaya and içmiş gibi konuşan bu leydinin
bulutlanmamış ruhunu çok açık görüyordum. İnsanlardan, salonlardan
uzak durup böyle doğayı temsil eder gibi konuşmasının altında kuralcı
ebeveyn faktörü de vardı elbette. Küçüklüğünde yaşadığı ateşli bir
hastalığın korkusu üzerinde yoğun baskı oluşturulmuştu. Öyle ki zaruri
uyku saatleri, zaruri yemek saatleri, doktor randevuları ile yaşıtı
gençlerden etkilenmemesi için ayrı eğitim alması bunun sonucuydu.
Ailenin kendisi bile onu uzaktan sevmeyi öğrenmişti.

"Bayan Lanouf, annenize haksızlık ediyorsunuz gibime geliyor. O soylu,
eğitimli, politikada başarılı bir hanımefendi. Rakipleri kendisi gibi
kadın değil erkek. Her birini nasıl da dize getiriyor kürsüde,
biliyorsunuz. İçinde bulunduğu konseyler, davetler, insanların yüzleri
size bayağı gelebilir. Onun zevki de bu bir anlamda. Bizim bu güzel
bahçede durarak doğadan aldığımız ilhamı onlar kürsüde, poker
masalarında, av partilerinde, salonlarda alıyor."

Beni dinliyordu ama söylediklerimi dikkate almıyordu. Mimozaların
diplerindeki çalılardan kurtuldu. Siyah, nemli toprağın üzerinde
kaydı, bir taşın üstünden atlayarak durdu ve gelip gelmediğimi kontrol
etmek için dönüp baktı. Yaklaştığımı görünce bekledi hemen önündeki
eflatun çiçeği incelemeye başladı.

"Cercis siliquastrum" dedim; aldırışsız

"Bay Monet, annem buraya gelmemiştir bile." diyerek erguvanları
incelemeyi sürdürdü.

"Matmazel, bugün sizi ikna etmek mümkün olmayacak." Elimden tuttu,
beni de peşinden sürükleyip hızlı ve neşeli adımlarla yürümeye devam
ettik.

Güneş vurdu yüzüne.
Bir gülücük tanesi koptu dudaklarından.
Sel gibi bir ses uzanıyordu ona içimden, taşkın arzular.
Eteklerinin kanatlı laleler gibi uçuşu.

Yıldırım gibi bir aşk çaktı gözlerim onu ilk gördüğümde. Bir şiir
düşündüm; eğer teninin yumuşaklığına ermişse şiir’dir dedim. Ten ki
şiirin verdiği coşkulardan çok öte. Seslenişinde bildiğimiz
yaşantıları bırakıyor aklım. Burada çocukluğunun özgür yanını gördüğü
gibi güven duygusuyla dolduruyor beni de. O kadar uzak ki dünyanın
sersemleşen dönüşü, doğunun korku salan akşamları, batıya doğru
sallanan bir koltuğun üzerinde yarı medeni boş saksılar, Afrika’nın
altın madeni ve keşfettiğimiz kıtalardaki barbarlığımız. Pazar
ayinlerinden kalma saçma alışkanlıkların baba’larımız üzerindeki
etkileri, bir sonraki ayine saygısından asla ödün vermeyecek
yaşamların yasalarla bir araya getirilişi, korunması… Toprağa ihanet
kadar adi bir geleceğin tabanlarından yükselen kültürsüzlük vebası
içinde büyümüş taşıyıcı zihinler. Her başlangıcın özünde köpüklü
kahkahalar, kumar altı sevişme oyunları, hırsın talihsizliğe isyan
eden başarısızlık kıskançlıkları…

Bir kitabın önsözünde saymak istediğim sövgüleri unutup Cecile’in
tadını hayal etmekten bütün meyvelerden vazgeçeceğim dudaklarına
bakıyorum. Onda yakaladığım ruhsal coşkunun özetini, vedalaştıktan
sonra kapandığım odamda buluyorum. On beş yıl önce okuduğum kitapların
yanına uğrayıp her biriyle yeniden merhabalaşıyorum. Ciltlerine
dokunuyorum tek tek. Ben fark etmeden bir kısmı bozulmuş, bazılarının
sayfalarını bitler yemiş, rutubetin ince kokusu da cabası. Benek benek
küfleri görünce her birinden ilgisizliğim adına özür diliyorum. Şimdi
okuyup yazdıklarımla kıyaslama yapmam için zaman bulduğumda geçmişle
bugün arasında kitapların köprü kurduğunu anlıyorum. Göz kapaklarım
ağırlaşıyor, uykuya daldığımı, dalacağımı an be an hissediyordum.
Meğer yaşamsal hırslarımızı ne çok beslemişiz zamanla. Kendime şaştım
çünkü ben bir idealisttim. Değiştirmek istediğim bir dünya vardı ancak
bu ideayı destekleyici hareketleri geliştirmemiştim. Hangi arada koptu
bu bağlantılarım bilmiyorum fakat gördüklerim yani bu eserler,
şiirler, romanlar, öyküler, politik yazılar, ciltlenmiş mecmualar ve
her birinin içlerinde kalemimden dökülmüş düşünceler. En küçük birimin
varlığı altında ezilmeye niyetli bir aptallık, en büyüğünün gölgesinde
bronzlaşmayı göze alacak bir cesaretle büyümüştüm. Yalanlar gibi
büyümüştüm. Unutarak. Bir gecede yok olarak kendimden,
geleneklerimden, inançlarımdan. Yıllardır boş bir aklın hizmetinde
olduğumu anladım. Okuduklarım, yazdıklarım ve öğrettiklerim hepsi saat
gibi tekrarlanmış durmuş. Geri döndürmeye karşı istekli olsam da yolun
başındaki durumumla eş koşullarda değilim. Aşk konusunda bile tamamen
bağlıyım.

Bir sonraki ders için Lanoufların malikanesine giderken Cecile’e kendi
kitaplığımdan örnekler götürmeyi ihmal etmedim. Kendisine hediye
ettiğim eserlere ilgi gösterip mutlu olunca bunun anlamı daha da
derinleşti. Yaklaşık bir saat süren dersin ardından dinlenmek için
sustum. Bizimle beraber etrafta da çıt çıkmıyordu. İsli bir kandil
ışığı gibi perdelerden sızan akşam güneşi odanın içinde dağılıp
kayboluyordu. Daha evvel de burada Cecile’e ders vermeme rağmen odayı
ilk kez incelemeye başladım. Bir süredir tozu alınmamış kütüphanenin
koyu görüntüsü heybetli bir gölgeyi yerdeki Türk halısının üzerine
bırakıyordu. Hemen solunda havaların ısınmasıyla artık yakılmayan
şöminenin içinden odun külleri temizlenmiş yerine sadece dekor olması
için birkaç odun çatılmıştı. Duvarlarda vaktinde özenle seçilip
asılmış tabloların ilgisizliğe bırakılmışlığı yine üzerlerinde
birikmiş tozdan anlaşılıyordu. Bilmesem, emin olmasam bu odayı hiç
kullanmadıklarını düşünebilirdim.

Her birinden ‘yalnızlığımı’ sıyırıp Cecile’in dayanılmaz cazibesine
kendimi kaptırdım. Son yıllarda gelenekselleşmeye başlayan dinsel
örgütlenmelerdeki ayinlerin kuralları gibi bağlılığımı kutsadım.
Adımdan vazgeçtim, unvanımdan, toplumun beni kaldırdığı yerimden,
geldiğim nokta gittiğim boşluktan vazgeçtim. Gözlerinizi kapadığınızda
o tanıdık karanlığın size huzur vermesi gibi tanıdık bir özlemin
giderildiğini duyumsadım.

Bakıyor.
Gülümsüyor.
Bukleleriyle oynuyor. Bu anı bir daha yaşayamayacağımız korkusu sardı
içimi. Söylemeli ve bitirmeliydim.

"Bayan Lanouf?"

"Bay Monet?"

"Siz…"

"…"

"Siz, benim kalbimin tek sahibisiniz." Kendisi hakkında konuşmayı
rahatsız edici bulan birine kirli ruhların dışında hasta bir çocuğa
şifa verircesine bu cümleleri fısıldadım. Ne diyeceğini merak
ediyordum artık. O anda böyle bir yükü ona nasıl yükleyebildiğimi
düşündüm. Onu ezmek istemeden konuşmayı sürdürmeliydim, fakat benden
önce söz aldı:

"Kaç kadın sevdiniz Bay Monet? Kaç kadınla seviştiniz? Unutamadığınız
hangisiydi? Peki kurtulmak istediğiniz? Hala peşinizde mi?" Beynimden
vurulmuşa döndüm. Önümdeki sandalyeye çökerken

"Bana bunu neden yapıyorsun Cecile?" diyebildim. Ayağa kalktı,
dudakları sımsıkı kapalı gözleri kısık kızgın yüzüme baktı ve sağ
elini havada savurup sol yanağıma bir kırbacın şaklaması gibi vurdu.
Alev alev yanması mümkün yanağımda buz gibi bir endişe belirdi.
Eğdiğim başımı yerden kaldırıp onun yüzüne baktım. Bakışları tokadı
kendi yemiş gibi değişti. Bir onur kırdığının farkına çabuk varışı sağ
eline bakmasından beyaz yüzünün utancından ala dönüşünden ve iki adım
geri kaçmasından anlaşılıyordu. Dokunsanız ağlayacaktı, dokunmayı
bırakın seslenseniz çığlık atarak şoka girmiş halde kaçabilirdi.
Derhal yerimden kalkıp badem tanesi gibi gövdesini kollarımın arasına
aldım, sağ elini sol elimle yakalayıp ikimizin ortasında tuttum ve
dudaklarını dalgaların kıyıdaki kumları öpmesi gibi coşkuyla öptüm.

Dün gibi aklımda…

Cecile’e aşkımı itiraf ettiğimden bir hafta sonra orduya alındım.
Cepheden cepheye üç yıl savrulurken sol bacağımı kaybettim. Şimdi
önünde durduğum malikanenin ilk sahibi Bay Lanouf’un savaştan dolayı
işleri bozulmuş, iflas etmiş. Topraklarının tümüyle bu malikaneyi de
elinden almışlar. O gün intihar etmiş. Bayan Lanouf politikada
başarılı bir kadındı. Ancak ülkeyi ciddi bir buhrana sürükleyen
savaşın destekçileri arasında olduğundan burada tutunamamış, ülkeyi
terk ettiği söyleniyor.

Cecile… Ondan henüz haber alamadım.