Spinoza Üzerine Bir Mektup

Çeviren:
Erdoğan Kul

Bu dergide şahsıma ithafen yayımlanan son derece yüksek düzeyli makalelerden çok etkilendiğimi ve Lendemanis’nin bu gözü pek davranışından kendi adıma onur duyduğumu belirtmeliyim. Ben de, elimden geldiğince, başından beri ilgimi çekmiş olan Spinoza’ya ilişkin bir sorunu açarak -tüm cesaretimle onun koruyucu kalkanının ardına sığınıp- bu gözü pek davranışınıza bir karşılık vermek istiyorum. Bu, aynı serüvende “yerimi almam” için bir fırsat da olacaktır ayrıca. Büyük filozofların aynı zamanda büyük üslupçular olduğunu düşünüyorum. Felsefenin sözvarlığı üslubun bir ögesiyken; bir yandan ortaya yeni sözcükler sunmakla, bir yandan da sıradan sözcüklere alışılmadık anlamlar yüklemekle üslup, her zaman sözdiziminin bir konusu olmuştur. Ama sözdiziminin kendisi, dizimsel hatta dilsel olmayan (dilin dışında yer alan) şeylere doğru bir tür tazyiktir. Kavramlar, yalnızca öbür kavramların (felsefi düşünüşteki) arasında değil, şeylerin arasında ve bizim içimizde de hareket ederler: bize, felsefi düşünüşün felsefedışı düşünüşle aynı kapıya çıktığı yeni algılar ve yeni duygular getirirler. Ve felsefe, felsefi anlamayı gereksindiği kadar, felsefedışı anlamayı da gereksinir. Çünkü felsefenin felsefeci olmayanlarla da temel bir bağı vardır ve onlara da hitap eder. Hatta onlar, kimi zaman felsefi düşünüşe dayanmayan doğrudan bir anlamaya sahip olabilirler. Felsefede üslup üç ayrı kutba doğru gerilir: kavramlara ya da düşünmenin yeni yollarına, algılara ya da duymanın ve görmenin yeni yollarına, duygulara ya da hissetmenin yeni yollarına. Bunlar bir felsefi üçlemeyi oluştururlar, operada olduğu gibi: şeylerin işlerlik kazanması için bunların her üçüne birden gerksinmemiz vardır.

Peki, bu durumun Spinoza’yla ilgisi ne? Görünüşe göre onun “bir üslubu yok”. Etika’nın o tamamen skolastik Latincesiyle karşılaşan biri böyle düşünür. Ama, bu güya “üslubu olmayan” kimselere karşı çok dikkatli olmamız gerekir; Proust’un da altını çizdiği gibi, onlar herkesten daha fazla üslup sahibi olabilirler. Etika ilk anda bir tanımlar, önermeler, kanıtlar ve çıkarımlar ırmağı görünümünde karşımıza çıkar. Durdurulamaz, karşı konulamaz bir akıntı; aynı zamanda gözalıcı, görkemli bir berraklığa sahip. Ama her zaman şerh/ haşiye (scholia) kılığında kendini gösteren “ayraçlar” vardır; kesintili, bağımsız, birbirine gönderimlerde bulunan, zigzaglı volkanik bir zincir oluşturmak üzere vahşice püsküren -alttan alta, kedere karşı birbiriyle boy ölçüşen neşe biçimlerinin savaşımı sırasında gürlemesi duyulan tutkular bütünü gibi. Bu şerhler/ haşiyeler, kavramsal açınımların genel toplamına sığdırılmış gibi görünebilirler; ama öyle değildirler: bunlar, güçle dopdolu duygularda kavramların hareketini yankılayan, birincisine koşut olarak ilerleyen ikinci bir Etika’dır adeta; ama tamamen ayrı bir ritmle, tamamen ayrı bir tonla.

Beşinci Bölüm’e geldiğimizde, üçüncü bir Etika çıkar karşımıza. Çünkü Spinoza, bu noktaya kadar kavramların bakış açısından konuşmuştur; ama bu noktadan sonra üslubunu değiştirecek, dolayımsızca ve sezgisel olarak saf algılar içinden konuşacaktır. Onun, burada da hâlâ bir şeyleri kanıtlamayı sürdürdüğünü sananlar olabilir; oysa, kesinlikle bu yöntemi sürdürmemektedir şimdi. Kanıtlayıcı satırlar, boşluklar boyunca çakan şimşekler gibi sıçramaya, eliptik hareketlerle yoluna devam etmeye başlamıştır; üstü kapalı olarak, kısaltılmış bir biçimde; keskin, delip geçici, koparıp götürücü çakımlarla ilerleyişini sürdürerek. Artık yüzeyin altından akan bir ırmak vs. değil, ateştir bu üçüncü Etika. Böyle olduğu ancak sonuçta ortaya çıksa bile, başlangıcından beri öbür ikisiyle birlikte oradadır bu üçüncü Etika.

Bu, Spinoza’nın görünüşte durağan Latinceyle yaptığı çalışmasındaki üsluptur. Dışarıdan bakıldığında durağan görünen dilin içine, tınlayan üç dil, üçlü bir tazyik yerleştirir Spinoza. Etika bir kavramlar kitabı (bilginin ikinci türü) olduğu kadar, duyumlar (birinci türü) ve sezgiler (üçüncü türü) kitabıdır da. Bu yüzden Spinoza’daki çelişki, hem filozofların en felsefisi ve kimi yönleriyle de en katışıksızı olması, hem de felsefeci olmayanlara da hitap edenlerden ve felsefedışı anlamanın en şiddetlisine meydan verenlerden biri olmasıdır. Bu nedenle, onun kavramlarını neredeyse hiç anlayamasa bile herhangi biri onu okuyabilmekte, kuşkusuz ondan etkilenebilmekte ya da sonrasında şeyleri tamamen farklı bir biçimde görebilmektedir. Buna karşılık, Spinoza’nın yalnızca kavramlarını anlayan bir felsefe tarihçisi onu bütünüyle anlayamaz. Jaspers’in söylediği gibi, aynı nihai noktaya ulaşabilmek için bizi taşıyacak iki kanada birden gereksinmemiz vardır: felsefecilerinkine ve felsefeci olmayanlarınkine. Ve bir üslup oluşturmak, bir ateş kuşu yaratmak üç kanat birden gerektirir, daha az değil.