Tesettürlü Cümleler

Saat beş.

Güneşin doğmasına hâlâ saatler var. Yatağın içinde küçük kızımla yatıyorum. O uyuyor, bense televizyonda dün gece canlı yayınlanan tartışma programının banttan kaydını izliyorum. Hükümetin sosyal güvenlik reformu taslağını eleştiriyorlar. Kel profesör, zaman zaman sol kulak memesini çekiştirerek burnuyla oynayarak bir de gözlerini sık sık kırparak söz alıyor. Bıyıklı siyasetçi orada olduğuna çoktan pişman olmuş. Ama bir kere oraya gitmiş. Genel başkanı ertesi gün onu arayıp bir güzel fırçalayacak. Bir süre ortalarda görünmez. Sunucu konuya müdahale etmiyor. Tarafların düşüncelerini yansıtma çabasında, belki programın sonunda bağlayıcı birkaç cümle söyler.

Televizyon kumandasını elime alıp kanal değiştiriyorum. Pembe dizi tekrarları, yıllanmış ancak bozuk sirke tadında yabancı filmler, müzik klipler ve başka söyleşiler… Kızım mırıldanıyor uykusunda; alnı terden ıslanmış, saçları alnına ve ensesine yapışmış. Okulda yoruluyor olmalı, akşam erken yatıp sabahın yedisine kadar uyuyor. Saçlarını alnından, gözlerinin üzerinden çekip arkaya salıyorum. Bana benziyor kızım. Renkli gözleri, dolgun dudakları, hokka burnuyla. Saçları da benim saçlarım. Koyu kahve. Annesi kumraldı. Ona benzettiğim uzuvları kulakları ve elleridir. İlginç değil mi? Bana ilginç geliyor.

Kızımın elleri annesininkiler gibi uzun ve kemikleri belirgin. Oysa benimkiler yassı ve kemiksiz gibi yumuşaktır. Ellerimin bu yumuşaklığını severim. Annemden sonra eski eşim de kendisine masaj yaparken ellerime dert görmemesi için dua ederdi. Onların dualarıyla mı yoksa benim bakımım veya yaptığım iş icabından mıdır bilmem ellerim dert görmedi bugüne kadar. Büyük rahatsızlık ve kazaları geçtim, küçük yaralanmaları bile hatırlamam. Kızımın ellerinin de benim gibi olmasını isterdim. Eski eşimin elleri… Onlara da bayılırdım. Bir mendil gibi ince, beyaz, uzun… Avucunu yüzüme koyduğunda huzur veren hafifliği ve serinleten bir ferahlığı vardı. Elleri sıcak değildi ama dediğim gibi serinliği ferahlatan, uyku açan, şifa dağıtan serinlikti. Avuçlarını ben ısıtırdım onun, parmak uçlarından bileğine kadar öpüşlerimde sıcacık olurdu. Bazen yüzümden çekmezdi avucunu; dilimin ucuyla teninin tuz tadını aldığımda parmak diplerinin terlediğini bilirim.

Beni bana övdüğü zamanlarda ellerini tutan ilk erkek olmamdan gurur duyardı. Aslında bu gurura benim erişmemi istiyordu ancak farkında olmadan, kendini bilinçli kilitlemesinden bahsedip haz alıyordu. Adına namus diyorlar bu bilinçli kilitlemenin. Ben başka isimler de koyuyorum yanına. Asosyallik, sofuluk, bastırılmış kadınlık ve uzantısı lezbiyenlik. Namus mu? Bence öyle bir kavram yok. Namus bir yapıştırma. Namussuzluğu yapıştırdığımız gibi namus da isme, şekle, yaşam tarzına göre kesilip biçilen, üzeri boyanan, koruması için kılıflanan bir etiket. Kendini bilerek başkalarına karşı kilitleme sanatı. Eşim iyi bir sanatçıydı. Kuralları ezberlemiş, haritayı önüne koymuş, güzergahında hiçbir hataya mahal vermeden ilerliyordu. Benim hudutlarıma girdiğinde kendi kurallarını tekrar gözden geçirmeye başladı.

Oraya gelirim. Televizyonda yeniden tartışma programına daldım. Bitmek üzere olacak sunucu konuşmaya başladı. Son on saniye, profesör kuruyan dilini, damağını önündeki bardaktan su içerek ıslatıyor; son beş saniye, bıyıklı siyasetçi yeteri kadar sıkıldı, bir an önce kaçmak istiyor. Son üç saniye “Haftaya yeniden gündemin nabzını tutmak için aynı saatlerde CÖTV ‘deyiz efendim, İyi geceler” iki bir stop! Televizyonu kapattım, hemen yanıbaşımda duran komodinin üzerine akşamdan bıraktığım bilgisayarımı kucağıma alıp açtım. Ben bunları size rasgele yapıyormuşum gibi anlatsam da benim rutinim haline gelen işler aslında.

Gece yarısı uykuya dalarım ve çok az uyurum. Dört saati geçmez. Uyanıp benim için hazırlanmış cd’leri izlemeye koyulurum. Bu izleme süresi bazen bir saati de bulur, bazen iki üç saati de. Ama hepsini izlerim ve çoğu zaman izlerken elime aldığım not defterime kısa notlar alırım. Ben bu ülkenin yetiştirdiği liberal demokrat beyinlerden biriyim ve bakanlıktaki danışmanlara danışmanlık yapmakla görevliyim. Bu bir silsile. Baştan ayağa , ayaktan başa doğru devinen bilgi ve kültür yoğunluğu. Önceki hükümet için de görevliydim mesela. O zamanki işim bana gönderilen kitapları okumaktı tahmin edersiniz çoğu siyasi kitaplardı bunların. Köstebek hikayeleri, istihbaratçılar, terör örgütü üyelerinin itirafnameleri, mafya polis devlet üçgenindeki iç açılar, dış açılar, alan hesapları… Zaman zaman zevkle okusam da bazen öyle sıkıcı geliyordu ki hakkında takip kararı çıkartılması için öneri mektubu yazmak istiyordum. Fakat halkın siyasetin içinde bu kadar sıkıcılığın olduğunu bilmesini istediğim için böyle bir talebi uygulamıyordum. Zaten benim işim kitabın yayımlanabilirliğini kontrol etmek değildi. Gözden geçirip onu emmekti.

Bu ülkede genel başkanlar veya genel müdürler kitap okumuyor mu sanıyorsunuz? Yanılgıya düşmeyin. Yazılmış üç yüz sayfalık roman başkana on sayfalık halde gider. Kendisinin edebiyata, yazım tekniklerine, türlere, ağdalı cümlelere, imgelere ihtiyacı yoktur. A. A’ın son kitabında esas kızı nasıl seviştirdiğine bakmaz, o kızın ideolojik gerçeği nasıl ve ne derece idrak edebildiğine bakar. Ayrıca bir A. A kitabından da değil on sayfa, başkana verilmek üzere on cümle çıkmaz. Bu iş, şimdiki hükümette tekrar görevlendirilmemde ateşleyici oldu. Artık kitap okumuyorum. Terfi ettim. Yine de arşivimden özet yazılar arada sırada isteniyor. O zaman da yardımcı oluyorum. Yeni görevimi saklı tutmak istiyorum. Şimdi, gelen elektronik postaları kontrol etme zamanı. Tartışma programıyla ilgili sorular, yorumlar, haberler, haberler, haberler. Elektronik postamda geniş alan işgalini yurttan ve dünyadan haberler teşkil ediyor. Çoğunu okuyorum, yüzde seksenlik kısmı. Gerisi çer çöp.

Saat altı.

Elektronik postalarımın önemli bölümünü okuduysam iki oda uzağımda bulunan spor aletlerine gidiyorum. Kızımı, yapacağım gürültüyle uyandırmak istemiyorum. İki oda mesafe bu yüzden. Önce koşu bandı yirmi ile on beş dakika arası, peşinden on dakika bisiklet, otuz beş mekik, sonra canım isterse otuz şınav çekerim. İyi ter atarım, ter atmayı severim. Sporu bitirir bitirmez bir bardak portakal suyu içerim ve banyoya girerim. Burada yüz temizleyici jeller, vücut şampuanları, koltukaltı kremleri, yüz tıraşı uygulamasını yaparım. Çıkar çıkmaz kızımla kahvaltı için sofra hazırlarım. Kendime bir fincan yeşil çay ona ise süt. Bazen kakao da koyuyorum kupasına, hoşuna gidiyor. Krem peynir, domates, zeytin, bal, yumurta ve süt. Okulunda yemek verdiklerinden dolayı bizim zamanımızdaki gibi beslenme çantası taşımak zorunda kalmıyor, biz de onunla uğraşmak zorunda kalmıyoruz. E-postalarımı bitirdim, şimdi anlattıklarımı sırayla uygulama zamanı.

Eşimle ayrılmadan önce diğer hükümet için çalışıyordum yani o zamanlar kitap okuyordum. Yine erken uyanıp başlıyordum okumaya. Spor için altıyı tercih ediyordum. O zamanlar bu evde oturmuyorduk; daha küçük fakat rahatlık bakımından benim için farksız konforluktaydı. Spor aletlerimden ise sadece bisikletim ve mekik çekmek için sehpam vardı. Bu aletler küçük evimizde diğer odalarda değil yatak odasındaydı, sabahın o saatinde bisikletin çıkardığı ses eşimi çok rahatsız etmiştir. Bazen bisikleti farklı bir odaya taşıyordum bazen ise bana kızıp kalkıyor ve yatağını değiştiriyordu. Gün geçtikçe buna alıştığı da oldu. Uyandığında evdeysem kahvaltıdan önce kendisinin de bisikleti kullandığını görüyordum. Sözüm ona basenlerindeki yağları eritecekti. O yağlar evlenmeden önce de basenlerindeydi, evliliğe yaklaştığımızda sıkı bir rejime girip on kiloya yakın attı vücudundan, basenleriyse hep aynıydı. Evlendikten sonra rejimi bıraktı, verdiği kiloları birkaç ayda nasıl geri aldı şaşırırsınız. Basenleri ise hep aynı kaldı. Kim bilir belki de en sevdiğim yeri, hiçbir zaman eritemediği yağlı basenleri olmuştur.

Koşu bandı, bisiklet ve mekik bugün şınav çekmeyeceğim. Soyunup hızlı bir duş ve kahvaltı saati. Kendime çay için sıcak su koydum ocağa, kızımın sütünü ise kalktığında ısıtırım. Masada eksik yok. Sıra miniğimi uyandırmada. Zaman zaman ağır uyku halinde olsa da miniğim sesimi duyduğunda uyanır. Suratı asıktır, sabahları gülmez. Birkaç kez adını fısıldayıp yanaklarını okşarım. Okul kıyafetleri akşamdan hazır olur. Bir babanın tek başına kız evladını büyütmesinin zorlukları var elbette, ben de bu yüzden evdeki işleri yapması için kadın tuttum. Hafta içi her gün sekiz, sekiz buçuk arası gelir. Miniğim o saatte çoktan gitmiş olur.

Annesinden ayrılalı üç yıl oldu. Kızım, ilk yıl onda kaldı. O yılın sonunda yeniden evlenince kızımı aldım, annesine hafta sonları götürüyorum. Nilgün yani eski eşim şayet evlenirsem kızımı kendisi yanına alacağı şartını koşarak hafta içinde benim yanımda kalmasını kabul etti. O aralar ikimiz için yeterince zor günlerdi. Bir yıl önceki ayrılmamız aramızdaki buzları tamamen eritmemişti. Kocasıyla ne zaman tanıştı, ne zaman flört etti, birbirilerini ne ara sevdiler, onu ne kadar tanıdı bilmiyorum ancak ani bir karar vermiş gibi bir akşam beni arayarak hayatında biri olduğunu ve bir ay sonra evlenmek için gün aldıklarını söyledi. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Bir ölümü kabul etmek gibi üzerime giydim bu mutlu ve bir o kadar salakça gelen haberi. Beynimi zonklatırken hatıralar, telefonun ucunda konuşan sesi duymadım bile. Kendimi buna neden hazırlamamıştım ki? Severek evlendiğim, dünyaya kızımı getiren kadından ayrılmayı kabullenişim ile onun bir başka erkeği istediğini sevdiğini, o adamla dünya evine gireceğini düşünmek, bunu kabullenmek çok farklıydı. Uyandım, Nilgün anlatıyordu adımı haykırarak. Bu kez miniğim düştü gözlerime. Uzun koyu kahve saçları, hokka burnu, iri iri açtığı renkli gözleriyle ürkekçe bakışları, pijamaları üzerinde ve oyuncak bebeği elinde. Arkasında o gece yatmaya hazır Nilgün ve o adam. Mutlu aile fotoğrafı bu değil.

Miniğim küçüktü ve babasının ben olduğumu biliyordu. Bir yıldır hafta sonları görmeme izin veriyordu Nilgün. Üstelik ayrıldığımızı söyleyememiştik. Benim başka bir şehirde işe başladığımı o yüzden annesiyle beraber anneannelerinde kaldıklarına inanıyordu. Yalnız, aramızda soğukluk olsa da Nilgün’ün bu sürede hakkını yiyemem. Ben kızımı görmeye geldiğimde bazı geceler o evde kalmama bile müsaade etti. O ve onun gibilerin düşüncesine uymayacak bir davranışı kızı için sergiledi. Eski kayınvalidem ve babam da o evde yaşamalarına rağmen asla itiraza dayalı konuşmadılar. Kızlarına sonsuz güvenleri vardı çünkü. Şimdi ise kızları yeni bir erkek seçmişti kendisine. Belki de bu kez kendileri seçmişti kızlarının erkeğini. Ama Mine’mi orada bırakamazdım. Nilgün telefonu kapatmış. Onu aradım ağlamaya başladı. Ertesi gece birlikte yemeğe çıktık. Evini de taşıyordu, Mine’me bu değişiklikler zor gelecekti. Hadi evi geçtim ya yeni bir adama, annesinin her gece odasına gireceği o adama nasıl alışacaktı? Beni son bir yılda elli defa görmüştü zaten. Neredeyse babasız bir yıl…

Gecenin sonunda ona ayrıldığımızı söylemeye karar verdik. İkimiz birlikte… Vereceği tepkinin ne olacağını önceden kestiremediğimizden pedagog arkadaşlarımızdan görüş bile aldık. Mine’m bu haberi ilk duyduğunda büyük bir olgunlukla karşıladı. Doğrusu Nilgün de ben de şaşırmıştık. Aramızdaki kopukluğu fark ettiğini söyledi bize. İkimizi bir arada görmeyi çok istediğini de. Geri dönüşü olmayan bir yoldu bu. Hafta sonları özellikle ikimizi bir arada gördüğü için daha mutluymuş. Nilgün, küçük kızın gösterdiği olgunluğa aldanıp ona aldığı evlilik kararını açıkladı. Çok kızdım orda, çok söylendim sonra ama olan olmuştu bir kere. Orada Mine’m benim elime sarıldı ve bundan böyle benimle kalmak istediğini söyledi. Annesi onu korkutmuştu. Mahkeme kararı çocuğun annesinde kalması gerektiği şeklindeydi. Ancak Mine’nin bu isteğine Nilgün ses çıkaramadı. Aralarındaki bağın kopmaması için çabalayacağımı söyledim. Kızımıza kendisi hakkında asla olumsuz bir söz söylemeyecektim.

Ve Mine iki yıldır benimle kalıyor. Hafta sonları annesine ben götürüyorum. İlk buluşmalarda, yeniden bana döndüğünde annesini ve seçtiği erkeği yani Erdal’ı anlatmaya başlamıştı. Erdal’la tanışmadım. Kızımın tarif ettiğine göre alnı tepesine kadar açık, bıyıklı, her zaman takım elbise giyen hatta takım elbiselerini yatana dek çıkarmayan, evde namaz kılan, dini yayınlar izleyen, zengin fakat para harcamayan biriydi. Çay ve kahveden başka bir de su içen, eve kola almayan, bir saatten sonra televizyonu kapatıp namaz kılan, tespih çeken, arada kendisine benzeyen birkaç adamın evlerine gelip onlarla din konuşan, lafı dinden siyasete çevirip parti tartışmaları yapan, türbanı yasaklayanlara öfke duyan biri. Mine bir defasında diğer odada seslerini yükselttikleri için çok korktuğunu söylemişti. Ertesi hafta hasta olduğunu uydurarak götürmedim. Mine’ye annesinin ve şimdiki eşinin aralarında geçenleri, evlerinin içini bana anlatmasının doğru olmadığını söyledim. Eğer beni görmek istiyorsa kendisine aldığım telefondan çağrı bırakmasının yeterli olacağını hemen gelip onu alacağımı da. O, gerçekten yaşına göre anlayışlıydı, bir daha hiç bahsini açmadı.

Nilgün’ü okul yıllarımda tanıdım. Asker olan babamın Kütahya’dan İstanbul’a son ataması olunca annemin de uzun yıllardır gençliğinde yine babamla yaşadığı İstanbul hayali gerçekleşmiş oldu. Babama göre bir eziyet, anneme göre ise büyük şehir avantajını yaşamaktı son atamanın anlamı. İstanbul’un Anadolu yakasından üç odalı bir ev tuttuk. Lojmana çıkma hakkımız doğduğunda burayı bıraktık. Semtin, fazla uzak olmayan bir lisesine yazılmıştım. Yine de her gün dolmuşla gidip geliyordum. Bazı subay çocukları askeri jiple bırakılıyordu okullarına, onlara imreniyordum ama babama da bunu önerme cesaretini kendimde bulamıyordum. Henüz hiç arkadaşım olmadığından kendimi derslere verdim. İlk dönem bitirdiğimde aldığım takdirname ile eve koştuğumu hatırlıyorum. Annem ve babam nasıl övünmüşlerdi. İkinci dönem başladığında bu başarım, Leyla’yla yakınlık kurmamı sağlamıştı. O, sınıfta benimle beraber takdirname alan öğrencilerden biriydi. Teneffüslerde yanıma geliyor, kantine beraber gidip oturuyor, konuşuyorduk. Okuldan sonra da beraber zaman geçirdiğimiz oluyordu. Leyla bu samimiyetle sadece en iyi dostum olarak kaldı. Lisenin birinci yılının sonunda beni Nilgün’le tanıştırdı. O başka sınıftaydı ancak Leyla’larla aynı sokak üzerinde oturduklarından komşu sayılırlardı ve çocukluktan arkadaştılar. Böylece henüz on beş yaşındayken hayatıma girdi Nilgün. İki yıl lisede beraberdik. O üniversiteyi İstanbul’da okumaya hak kazanırken ben evimi ve onu bırakıp Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. Okul bitip mahkeme kararıyla ayrılana kadar ondan tek ayrılışım bu oldu.

Okul yıllarında tek iletişim aracımız mektuptu. Şimdiki gibi cep telefonları veya internet nerde o zaman? Haftada en az üç mektup yazıyordum, bir o kadar da mektup alıyordum. Bir kısmını hala saklarım o mektupların. Diğerleri Ankara’dan İstanbul’a geri dönüşlerimde kayboldu. Gönül muhabbetimize politik konuların girdiği ilk yer mektuplar olmuştur. Ailesinin muhafazakar kimliğinden lisede yüzeysel olarak bahsetmişti. Ama benim satırlarımda, yaptıklarımı anlatırken altını çizdiğim anılarımı aile görüşü kaynaklı eleştiriye yatırmasına içten içe kızıyordum. Fakat kendisine bu konuda ters düşeceğimiz, onu kıracak, rencide edecek belki ailesiyle karşı karşıya getirebilecek sözler asla söylemiyordum. Onun bu küçük küçük başlayan eleştirilerine geçiştirmeyle karşılık veriyordum. Sorunsuz biten öğrencilik döneminden sonra İstanbul’a döndüm. Nilgün’ü çok özlemenin verdiği duygularla bundan sonra onu dolu dolu yaşayacağım için seviniyordum. Aynı duyguları onda da gördükçe erkeklik egom tavan yapıyordu. Bu arada Nilgün de eski Nilgün değildi. Çocukluktan tamamen sıyrılmış, oturmuş yüz hatları, mükemmel fiziği, topluluk içinde o kendinden emin adeta bir Tanrıçayı andıran duruşuyla bütün gözleri üzerine mıhlıyor, ona bakan erkekleri yutkunma krizi alıyor kızları ise belli belirsiz kıskançlık sancıları kaplıyordu. Ama o benimdi, benim kadınımdı.

Haftada üç gün mektuplaşmalar bitmiş buluşmalar başlamıştı. Her seferinde ellerimiz, gözlerimiz, dudaklarımız buluşuyor, ruhumuz yaşadığı ten zevkini ayırabilmek için kendini sıktıkça sıkıyordu. Onun dudaklarıyla yüzümde herhangi bir noktanın buluşması demek benim gözlerim kapalı saatlerce bisiklet kullanmam veya kilometrelerce yükseklikte bir uçurumdan denize doğru uzun bir atlayış yapmam veya sarhoş bir bedenle akşamdan sabah kadar semazenler gibi dönmem demekti. Benim ellerimin onun vücudunda bir noktaya dokunması ise kızgın çölde, güneşin en tepede olduğu saatlerde yürürken dokunduğum noktaya gökyüzünden yağmur damlalarının düşmesiydi. İşte, kendini bilinçli kapatmış bir kızın kurallarını aşk için yavaş yavaş değiştirmesine bir örnek.

Buluşmalarımız devam ederken önce saçlarını örttü. Benim gibi o da artık mezundu ve ailesinin yanında kalıyor, iş arıyordu. Bu hareketi, onun aile görüşüne olan saygısından ötürü sergilediğini düşündüm. Aile her ne kadar muhafazakar olsa da Nilgün’ün bu konuda aykırı sayılabilecek düşünceleri yoktu. Artık örtülüydü hepsi bu. Evliliğimize kadar olan süreci şöyle özetleyebilirim. Ailelerin önce bu birlikteliğe karşı çıkmaları, bizim iki koldan ikna çabalarımız, tanışmalar sonra benimsemeler, evlilik, ilk günlerdeki inanılmaz mutluluk, bir yıl içinde kızımın dünyaya gelişi, benim o sıralarda iş kovalayışlarım ve şimdiki işime giden yola girişim, çok çalışmamın gerekli olduğu zamanlar, uykusuzluk, yorgunluk, imkansızlıklar ve hepsini ağır ağır geçmişte bırakışımız, yeniden güzel günlere başlayan yolculuklar.

Saat yedi buçuk.

Mine, kahvaltısını bitirdi, okul üniformasını giymişti. Odasında annesinin kendisine iki yıl önce hediye ettiği ayna, saç fırçaları…gibi tuvalet masası gereçlerinin başında saçlarını tarıyor. Servisi geldi gelecek. Acele etmesi için sesleniyorum, hazırım deyip yanıma geliyor. Akşama istediği bir yemek var mı diye soruyorum yok diyor tek kelime ile. Burası önemli, kızım her sabah hazır olup dışarı çıkmadan önce karşıma geçer ve hem önden hem arkadan üzerini, saçlarını, çoraplarını gösterir. Şayet görünürde bir asimetri varsa bunu ona söylerim. Bu sabah da çok güzel olduğunu belirtiyorum, gülümseyerek hoşça kal diyor ve kendini servise binmek için evin önüne atıyor. Ben, sofrada bir müddet daha yalnız oturuyorum. Kalkıp masayı toplamam lazım ama içimden gelmiyor, bu işi yardımcı kadına bırakıyorum, onun da gelmesi yakındır. Bazen onu bekler yapacağı öncelikli işleri ona söylerim. İstediğimiz bir yemek vardır veya giymek istediğimiz bir kıyafetin yıkanması gerekiyordur. Bugün öyle acil bir görev yok, ben de kızımın ardından ayrılıyorum. Her gün sabah çıkarım evden ve öğlene kadar uğramam. En boş olduğum saatlerdir. İnsanları izlerim, bir gazete alır çay bahçesinde okurum, arkadaş ziyaretlerine giderim, alış veriş yaparım. Sabahın sakinliğinde insanların koşuşturmalarını izlerken dalga geçerim. Keşke insanlık sabahın bu kıymetini bilse. Yine herkes erken saatlerde uyansa ve güneş yavaş yavaş ortalığı aydınlatıp gökyüzünde kendini göstermeye başlarken alem de yavaş yavaş etrafını seyreylese. Şimdi yaptığım gibi yaşamaya ne kadar layık olabildiklerini sorgulasalar. On sene önce okuduğum bir kitapta vardı şu cümle “Hayat sadece yaşamak, yaşayabilmek değildir. Bunu örümcekler, karasinekler, kertenkeleler bizden daha iyi yapıyorlar. Hayat yaşamaya layık olabilmektir.”* Bunun anlamını sabahın dinginliğinde koşturan insanları izlerken daha iyi kavrıyorum.

Eşimle üç yıl önce ayrılmadan evvelki tartışma dönemim de sabahları başladı. Doğru düzgün kazanamıyordum, kitaplar önüme yığılıyordu. Hızlı okuma kursuna yazılmıştım. İlerleme görüyordum. Nilgün de çalışıyordu ve o dönem onun maaşını harcıyorduk. Gocunmuyordum, bu konuda zaten bana rahatlığı eşim sağlamıştı. Fakat küçük baskılarla karşılaşmaya başlamıştım. “Bugün Cuma hayatım, evdesin nasıl olsa camiye git.” , “Ben akşam babamlara gideceğim. Sevdiğimiz bir aile dostu hoca var, dini sohbetler yapıyor sen de gelirsin.”

O zaman beş dakikanın bile benim için anlamı büyüktü fakat Nilgün zorluyordu. Sabahları evden çıkmadan böyle isteklerde bulunuyor, çokça emir cümleleriyle konuşuyordu. Bilmem ne vakfına para yardımı yaptığını bana söylediğinde kendimi tutamadım ve sesimi yükselterek konuştum. İlk ciddi tartışmamız hatta kavgamızdı. Maddiyatçı olduğumu iddia ediyor, kişiliğimin paraya tapar hale dönüştüğünden bahsediyordu. Her şey para sayılmazdı bu hayatta, iyiliklerin parayla yapılanları olduğunu ancak geriye dönüp bunun analizini, lafını yapmanın ‘iyilikten’ ayrıldığını savunuyordu. Bense analiz yapmıyordum. Kirada oturuyorduk, faturalarımız vardı, kızımız vardı, üç kişiydik, yiyiyor, içiyor, giyiyorduk. Eskitiyorduk ve yeniliyorduk. Yük onun omuzlarına ağırlığını koyar hale gelmişti; biraz hesaplı gitmek, cüzdanı saymak rahat uyku uyumamıza vesile olacaktı. Oysa şu durumda geçim sıkıntısı için uykularım kaçıyordu.

Durup dururken bilmem ne vakfına bağış da neyin nesi idi? Tartışmada ağzından kaçırdı, babasının aracılığıyla yatırılmıştı bu para ve örtülü cemaat vakfıydı. Babasının kişisel tercihleriyle etkilediği kızı yani benim eşim, benim ve kendisinin kurduğu aile düzenini yaralıyordu. Nilgün asla, bana camiye namaz kılmaya gitmemi söyleyemezdi veya bir yere benden habersiz bağış yapmazdı. Git gide onu ellerine aldılar ve yuvasının boğazını sıktırmaya başladılar. Bu tartışma kapanmıştı fakat yenileri yoldaydı.

Sık alkol tüketen biri değilim, tamamen yasaklandı. Sigara da azaltılmaya çalışıldı, içki içen arkadaş çevresi değiştirilmeye zorlandı, kadınlarla olan iletişim biçimim gözden geçirildi mesela mümkünse selamlaşmayı sadece tokalaşmayla geçiştirecektik artık yanaktan öpüşmek yoktu, çocuğa her hafta din dersleri öğretmeye başlamıştı üstelik daha bebek sayılırken… Mineciğim de şarkı ezberler gibi ezberlediği anlamını bilmediği duaları söylerdi. Aynı duaları bana da okutturur kıza model olmayı denerdik. Televizyonda hurafelerle dolu dizileri izletiyordu. Buna karşılık, magazin programlarını geçtim içinde öpüşme, sevişme, küfür, içki masası, kumar masası olan dizi ve filmleri ise kapatıyordu. Bunlar önce Mine için sonra da bizim için zararlı ve günahtı. Kaç gişe filmini kaçırdım hatırlamıyorum. Televizyon kanallarına uygulanan sansür eve aldığımız gazete ve dergilere de yansıdı. Örtülü gazete ve yayınlar eve girmeye başladı ki hiç birine elimi bile sürmüyordum. En son konuşmalarımı beğenmediğini, küfüre dayalı sözcüklerle konuştuğumu söyledi.

Ev artık benim için bir cehennemdi; bu isteği bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini gittiğimiz bir toplulukta sözlerimle küçük düşürmemiştim, ona sürekli hakaretler eden biri değildim, evde sabahtan akşama kadar alkol alıp sızan, uyandığımda komşularla kavga eden, ona ve kızımıza zor kullanan şiddet uygulayan biri değildim. Üzüldüğümde veya dehşete düştüğümde ‘lanet okumak’, şaşırdığımda bir ‘oha’ veya eşanlamlı argo lafları çekmek, kızdığımda dilimden bir iki küfür düşürmek, çok samimi olduğum arkadaşlarımla bel altı fıkralar anlatıp dinlemek, çekinmeden cinsellik hakkında konuşmak terbiyesizlik, ahlaksızlık, görgüsüzlük kabul ediliyorsa öyleyim.

İşim gereği günde iki bazen üç ve dört adete kadar kitap okuyor bir de özet yazıyordum. Sürekli gündemi takip ediyor, yeni çıkan kitaplardaki olayları bunun çevresinde yorumluyordum. Kendimi geliştirmek adına maaşımın üçte birini kurslara yatırıyordum. Bu ülkede okuyan, yazan ve bazı gelişmelere dolaylı yoldan da olsa katkıda bulunan ‘aydın’ kitle arasındaydım. Eşimin benden istediği “cümlelerimi tesettüre” sokmayı senelerce çalışıp okuyarak emekler harcayarak sahip olduğum kültür seviyesinin sınırlarından içeriye girmesine müsaade edemezdim. Ben aklımda olan düşünceleri elime geldiğince yazacaktım, dilime geldiğince konuşacaktım. Birileri için kafadaki ‘kıl’ taneleri namus sembolü bir tabu görünüyor; peki ağzımın içindeki dil de mi öyle? Ona nasıl bez bağlayacaklar?

Bunca zamanın birikmişliğiyle ayrıldık ve kendimi sınır bilmez okyanuslara, kapalı kaldığı havuzlardan bırakılmış büyük balıklar gibi hissettim. Ne de olsa insan da bir hayvandır ancak düşünen, okuyan, yazan ve gereksiz baskılara karşı özgürlüğünden ödün vermeyecek bir hayvan…

*Şeytanın Fısıldadıkları – Emre Yılmaz