Sabaha Karşı

Gece son demlerini yaşıyordu dağların üzerinde. Sabaha karşı dinginlik ile hareketin henüz çakışmadığı saatler… Çiğli bulutlar seferden dönüyor, küçük çıkınlarında yağmur gizleniyordu. Rüzgârdan saklanan yağmur, ansızın görünür kılıyordu kendini ormana. Ağaçlar etrafa mis kokular yayarak damlalara kucak açıyordu.

Eski geceler gibiydi bu gece de. Huzurlu, zaman zaman düşüncelere daldıran. Yıldızlarına, geçip giden senelerin takvim yapraklarını asarak ne çok gün gördüğünü anlatıyordu bakana. Kim bilir; belki göreceği günleri de belgeliyordu veya artık göremeyeceği günleri…

Doktor Fikret Bey’in az evvel uykudan uyandığı belli oluyordu. Gözleri şişmiş saçları dağılmış önlüğünün altından gömleği kaymıştı. Bu geceki nöbeti sorunsuz bitirmenin keyfini sürüyordu kendince. Esneyerek sol elini cebinden çıkardı; avucunda, içinde bir, bilemedin iki dal kalmış Samsun paketi iyice buruşmuş, ezilmişti. Belli ki uykunun iyice bastırıp kendisini zorladığı dakikalarda sol yanına yatmıştı. Avluda yalnız oturan hastaya doğru yaklaştı.

“Saatlerdir burada neyi bekliyorsun?”

Doktorun geldiğini görmeyen Mehmet, irkildi çömeldiği yerden ayağa kalkmaya çalışırken doktor sırtına elini koydu. Doktorun aksine Mehmet’in gömleği, pantolonu düzgün, gözleri dinç, saçları dağılmamış görünüyordu. Yere çömelmiş, dizlerini omuzlarına gelecek kadar kırmıştı. Kollarını da başında birleştirmiş, sessiz duruyordu. Çaresizliğin suretiydi onunki. Dertlerin, acıların, kaybedilmişliklerin, yitirilmişliklerin… Zordu saatler Mehmet için artık. Güneş doğunca ameliyathaneye alınacaktı. Karaciğerinin üzerinde orada olmaması gereken et parçalarını temizleyeceklerdi. Yatağında yatamamış avluya atmıştı kendini.

“Yaklaşan sabahı…” sesi titrekti. Doktor Fikret Bey’in dikkatinden kaçmadı.

“Korkuyor musun?”

“Sanırım… Evet. İlk kez ameliyat oluyorum.”

Doktorun Mehmet’e kanı çabuk ısınmıştı. Zaten bütün hastalara yakınlığıyla ün yapmamış mıydı civarda? Şefkati nam salmamış mıydı çalıştığı bütün illerde, ilçelerde?

“Çok ameliyata girdim ama hak veriyorum sana. Gerginliğin normal. Cigara ?”

“Sağ olun doktor bey, iznim yok.”

“Ah! Özür dilerim. Haklısın, boş bulundum bir an.” Mehmet de Fikret Bey’in bu hareketine tebessüm etmiş, içi biraz rahatlamıştı. Fakat doktorun sigarasını yeniden paketine koyduğunu gördü:

“Ben rahatsız olmam. Açık havadayız; siz için.” Mehmet’in bu inceliğine Fikret Bey sevindi. Hoşuna gitti kibarlık. Yeniden yamulmuş dalı düzeltti ve dudaklarına götürüp, kibriti ateşledi. Artık hasta, doktor ilişkisinden çıkıyordu muhabbetleri. Dostluk başlamıştı.

“Kaç yaşındasın?”

“38” Fikret Bey, bakışlarını uzağa noktaladı. Dağlarda gezdirdi. Yağmur kokusu geliyordu burnuna, ama bulundukları yerde yağmıyordu. Bakışlarını indirmeden konuştu:

“38 yıldır bu işi yapıyorum. Bazı meslektaşlarım çoktan emekli oldular. Şimdi, bu saatlerde villalarında eşleriyle yan yana uyuyorlar. Birkaç saat sonra uyanıp, torunlarına şeker, çikolata almak için marketin yolunu tutacaklar. Bense burada ömür dolduruyorum.” Doktor Fikret Bey bir hasretliği, içinden dışarı üflediği duman gibi birden çıkarttı, vurdu. Talihe mi dersiniz, Tanrı’ya mı yoksa kendisine mi; anlamadı Mehmet nereye gitti bu sözler?

“Siz? Eşiniz? Torunlarınız?”

Fikret Bey, arka arkaya iki nefes aldı sigarasından, tek duman üfledi dışarıya.

“Eşimi 8 yıl önce kaybettim. Beyin kanaması geçirdi bir akşam. Ben nöbetteyken, evde yığılıp kalmış. Müdahalede geç kaldık.”

“Başın sağ olsun doktor bey. Allah rahmet eylesin.”

“Sağ ol oğlum.”

“Çocuklarınız var mıydı?”

“Vardı ya! İki oğlum vardı. Büyüğü Sinan.” Mehmet birden sevindi:

“Benim oğlumun adı da Sinan.” Doktor Fikret Bey’in bakışları büyülendi. Dudaklarını gererken, kalkmaması için Mehmet’in sırtına koyduğu elini iki kere oynatıp vurdu. Anlatmaya devam etti:

“Gazetecilik okuyordu…” cümle bitmedi ama Mehmet, Fikret Bey’e hüzünlü anılar anımsattığını anlamıştı. Utandı, keşke hiç sormasaydım diye düşündü. Geri dönemedi. Korkarak kesti sözünü, araya girdi.

“Oldu mu gazeteci?”

“Olamadı. Olacaktı nerdeyse… Seksen ihtilali öncesi sağ-sol çatışmalarında üniversite yolunda vurdular onu. İstanbul Üniversitesi yolunda. Aslında belinde silah, elinde bıçak, dolaşan biri değildi. Belki mitinglere katılmıştır, o dönem bütün öğrenciler mitingdeydi zaten. Taraflardan biriydi işte. Bizimki de devrimciler arasındaymış. Kalabalık, grup halinde dolaşıyorlar. Derken karşı grupla rastlaşıyorlar silahlar çekiliyor.”

Fikret Bey daha fazla devam edemedi, burada yutkundu.

“Demeyin doktor bey! Hatırlattığım için üzüldüm, bağışlayın.”

“Yok, estağfurullah! Konuşuyoruz Mehmet, bak sabaha ne kaldı. İkimiz de yaklaşan sabahı beklemiyor muyuz? Güneş doğuyor. Hem, ara sıra bunları konuşmak iyi gelir insana. Varlıklarının kıymetlerini, yitirmeden bilmeyi öğretir…” devam etti:

“Eşim çok ağladı Sinan’ın arkasından. Ben de ağladım, nereye kadar. Dünya yaşayanlara dönüyor oğlum. Yeniden işe güce, sarıldık. Onun sevgisini kardeşine verdik. O zaman ilkokula gidiyordu. Bir süre teyzesinde kaldı, sonra tayin çıktı benim, yine bize katıldı.”

Mehmet, onun da başına kötü bir şey gelmiş olma ihtimalini yüksek tutuyordu artık, korkarak sordu:

“O”

“O, yaşıyor. Adı Sezgin.”

“Ne iş yapar?”

“Almanya’ya kaçtı. Gittiğinden beri ne mektup, ne telefon.”

Mehmet’in korktuğu yine başına gelmişti. Yüzünü eğdi yere, suçlu gibi. Sustu. Fikret Bey onu gördü.

“Boş ver. Benim hastalarım var oğlum. Onlar bana yeter. Seveceğim zaman onların çocuklarını seviyorum, torunum gibi. Kızım olmadı, ama hasta genç kızların başında sabahlıyorum kendi kızım gibi. Senin gibi gençlerle konuşuyorum, Sinan’ın gözlerine bakıyorum sanki. Benim hastalarım var oğlum Mehmet. Anladın mı?”

“Zormuş Doktor Bey sizinki de!”

“Kolay ne var ki Mehmet?”

“Güneş doğdu Doktor Bey.”

“Evet, masaya yatma zamanı.”

“Kalkar mıyım o masadan diye düşünüyor, korkuyordum. Ailenizle ilgili anlattıklarınızı dinleyince, nedense korkum kalmadı Doktor Bey. Benim çelimsiz Sinan’a babalık, dedelik edersiniz değil mi?”

Fikret Bey’in yufka yüreği zor sabrediyordu Mehmet’in sözlerine. Yıllarca doktorluk yaptığı halde ilk kez bir hasta; ona, eşini çocuğunu emanet etmek istiyordu. İtiraz edecek kelimeler arasa da bulamadı.

“Mehmet, kızarsam çok kötü dede olurum. O masadan kalkacaksın.”

“Gelecek misiniz?”

Yeni bir yalvarış vardı Mehmet’te. Tedirginliğini attığı sohbetin ortağını, düğününe çağırır gibi heyecanla, istekle ameliyathaneye davet ediyordu.

“Yaşlandım, neşter tutmuyorum artık, girmiyorum da.”

“Olsun, orada olduğunuzu bilmek yeter.”

“Peki, geleceğim.”

“Teşekkür Ederim”

Bulutlar sıyrılmıştı bile, kırmızıydı doğan günün gözleri. Şu an, kuşların saltanatını sürdüğü vakitti. Yakın köylerden ezan sesleri bastırıyordu kuşların çığlıklarını. Ezan sesine köpekler uluyordu. Bir cümbüş başlamıştı sanki sabahın gelişini kutlamak için hepsi randevulaşmıştı gün öncesinden.

Mehmet yerinden ağır ağır kalktı. Doktor Fikret Bey’le göz göze geldiler; ani hareketle eğilip elini tuttu öptü alnına koydu, bunu birkaç kez tekrarladı. Doktor Fikret Bey kolunu çektiğinde; yeniden doğruldu Mehmet, kucaklaştılar.

“Benimkiler sabah burada olurlar.”

Başka söz edilmedi o sabaha karşı hastane avlusunda, ikisi birlikte içeri girdiler.

Saati geldiğinde hemşireler Mehmet’i hazırladı. Yeşil elbiseler giydirdiler. O sabah da kahvaltı etmedi, dün gece de yemek yedirmemişlerdi. Acıkmıştı. Kimseye söyleyemedi. Korkuyordu yeniden.

Ameliyathaneye doktorla beraber girdiler. O da yeşil giyinmiş, başına bonesini, ellerine eldivenlerini takmıştı. Fikret Bey elinden tuttu, ameliyat masasına uzandı.

“Söz mü Doktor Bey?”

“Söz Mehmet’im.”

Kolunda küçük bir acı hissetti. Doktor Fikret Bey:

“Çıkınca ne istersin” diye sordu.

“Kuru Fasulye…” derken Mehmet’in gözleri kapandı. Gülümsüyordu uykuya dalarken; o sabah kimsesi olmayan eşine ve çocuğuna bir yuva bulmuştu. Gülümsüyordu Fikret Bey, hastasını bu masaya yatırırken gülümsetmeyi başarmıştı.

Kalkamadı Mehmet o masadan, beyaz örtüler serildi yüzüne. Arkada beş yaşında Sinan, elinden tutuyordu Doktor Fikret Dede’nin. Fikret’in bir de kızı oldu o sabah, henüz yirmi üç yaşında bir taze, tek çocuğuyla dul kaldı, Fikret babanın evinde, Yasemin.