Bir Zamanlar Sevginle

Körlük,
İhtiyatlı sağırlık,
Ait olduğumuz çoğul hiçlikler havuzunun felçli görüntüsü.
Sana, ona, buna bulaşan koşulsuzluk direnci.

(Pencereler kardan buz kaplamış. Yemeği yine sıcak indirmişsin
ateşten. Dur biraz, bu koku… bir şey mi yanıyor? Ütünün fişini
çekmeyi unutma. Yaz gelince oraya götüreceğim seni; oraya işte! Hani!
Bildin değil mi ? Bugün çok güzelsin; sana neden yalan
söyleyecekmişim ben ? Haydi boş ver artık dışarıdaki sesleri, beni
dinle sen. Bugün sana hangi gazeteyi okuyayım? Yavaş iç biraz, yine
üstüne döktün.)

Ardı arkası kesilmedi son yağmurların yine de hepimizi dağıtan
kasvetten kurtulduk sayende. Benim umudum kalmamıştı, nasıl kalsın ki;
üç oda içinde kendimizi boğuyorduk neredeyse. Hiç dayanamam dediğim
o adama katlanabilmeyi öğrettin ya; kim gelse sesim çıkmaz artık. Bir
şey sandık doğamızı. Sadece topraktık. Alıştıra alıştıra değiştirmeye
çalıştın. Ben dünden razıydım oysa. Gitmeye… ve dönmemeye. Daha
yolun başında yorgun düşeceğimi söylemiştin. İlk kazığı yediğimde
dönmeyi istedim. Özlediğim filan yok. Her gün küfür ediyorum. Biraz
cesaret olmalıydı bende de. Biraz özgüven. İşte o birazları dışa çıkarmak
gerekti; belki de hiç olmadığını gözümle görmek. Bilmek tam anlamıyla,
emin olarak. Bildikten sonra yine kaç n’olcak ki?

***

Kaldırımlar seçiyorum; iyi kaldırımlar. Demir parmaklıklar sonrası
ayaklarımın değerini bilecek iyi kaldırımlar. Kolsuz beyaz bir gömleği
giymeden önce baş ucumda sallanan serum şişesini sevmeye çalışıyorum;
ince bir hortumla damarlarıma damlayan sıvıyı…

Henüz bana karışmamışken sevdiğim bütün kadınları hatırlatıyor. Bir
hastalığın tedavi süresince kanıma damlayanları…

Mutlu görünüyorum aynı karede ayak bileklerinle. Arkamda, yüksekte bir
sandalyeye oturmuşsun, uzatmışsın bir göle sokar gibi ayaklarını.
Yüzümün hizasında. Burnum kadar inceymişiz. Gülünecek bir yanı da var
kimsesiz kıyının.

Şimdi ise
Sen olmadan
İçi boş bir şişeyi andırıyorum.
Rüzgâr estikçe devrilen
Devrildikçe çatlayan – gürültüyle
Kırılan
En yumuşak halıda bile.

***

Yanlış giden bir şeyler oluyor zaman zaman. Yemek yenirken çatal
düşüyor yere, bulaşık yıkanırken tabaklar kırılıyor, kapılar
kilitlenmiyor evden ayrılırken; kapılar hızlı vuruluyor. Duvarlara
söyleniyor sözler, eskiyor; çarpıp geri geliyor, duymuyorsun.
Söylediğine emin olamıyorsun. Her şey üst üste derler ya yok; hepsi
birden geliyor, toplanmış halde.

yanlış giden
her şey
üst üste

Değiştireyim artık istiyorsun; burana kadar geliyor. İki yakanda bir
el. Serseri. Neresinden tutsan kopuyor; haberini alıyorlarmış gibi.
Adım attığın yer kuruyor.

Bıktım de
Sıkıldım
Bunaldım de

Daha ne kadar ortağı olacaksın bu suçun? Kendine eziyet etmenin de
şerefli bir duruşu var. Kol kırılır yen içinde kalır. Karşılıklı bir
mendirek örüp paslanmasını bekliyoruz altımızda kalan denizin.

***

Bir anneye soramayacağınız kaç soru var sizde?

ya da şöyle diyelim: Kaç anne öldürdünüz gözünüzü kırpmadan; aklınızda
inşa ettiğiniz saçma sapan yapılar için?

Yok mu?

Tekrar düşünün

sıcaklığı, soğukluğu, yarı aç yarı tok bir muhabbeti. Kupkuru başlayan
okul yolculuklarında zihninizde kalan görünmezliği. Ne olmak
istediğinize dair ipuçları toplarken kendinizi bir an içinde
bulduğunuz is yoğunluğunu. Uzaklara gitmeyin; kendinizle de
hesaplaşmayın bu kez. Çevrenize bakın. Birbiriyle bütünleşmiş
paradigmalar var mı beyinlerde?

Beyni geçelim bazen kuş beyinliyiz: hepimiz – Allen Ginsberg sağolsun!

Vicdanımızı sırtlayan kalbimize soralım: "Onu ısıtmak için neler yakıyorsun?"

***

Hâlâ soruyor küçük yağmur tanesi, yeşil elmaların içindeki kurtlar
üzerine düştüğü yapraktan ona zarar verir mi diye. Sen olsan ne cevap
verirsin?

"Yum gözlerini" demiştim ona, kollarını tutuyordum. Kalbi öyle hızlı
atıyordu ki komşular uyanacak diye korkup elimi üzerine koydum. "Bugün
günlerden ne" diye sordu? Bir kurtcuk elmadan çıkıp yaprağa doğru
yaklaştı. "Pazartesi olsun" dedim usulca. İstemedi. Herkesin çok işi
varmış bugün. "Sen söyle" dedim, durdu. Kurtcuk yediği elmadan
susamış, yaprağın üzerindeki yağmur tanesine eğilmekteydi. Gülümsedi
son kez. Elimi kalbinin üzerinden çektim. İçilmişti.

***

Uykuyu bölen sesin ardından telefonun diğer ucundaki kadına bilmediği
bir dilde fısıldıyorum:

"Babam ne zaman gelecek?"