Yorum İçin Sararmış Algı Güncesi

Sıradan bakışın ürünü olan sonuçlar, delişmen ortamın salgıladığı hormonlar sayesinde ışıldamaya başlayınca, algı da körleşmeye başlamıştı. Kendine uygun ölçülerle perçinlenmeye doğru sürüklenen sadelik beni korkutuyordu.

Çoğunluğun, yüreğinin büyük ölüsünü gömdüğü bu bahçede hırçınlaşan dürtüler, dil ve yaratı arasındaki iletişimsizliği de yanına alarak aynanın verimli ovasındaki yangını büyütüyor ve içindeki hazineyi hızla eritiyordu.

Ellerimi yıkadım. Bahçeye çıktım. Bir süre kumdan kalenin avlusunda oynaşanları seyrettim. Sonra bükülen sözlerin yüzündeki cam kırıklarını büyük bir itinayla toplamaya başladım.

Bir garip yaratığın, saklandığı penceresiz odadan dışarı çıkarak, terkedilmiş varlığının şekeri olan küçük uzlaşmalar uğruna, her şeyi alaşağı etme isteği ve tutkusunun yıkıcı tavrının, yeşil atlastaki mavi ormanın ağaçlarına ve onun karizmatik dünyasına indirilen bir derin darbeye yürümesinin, kolay kabul edilebilecek bir sonuç olamayacağına ilişkin düşüncemi okşadım.

Kin ve hırsın, her şeyin önüne geçtiği bu kara düğün alayında, yaratıcı yeteneğin acımasızca yerden yere vurulması, yeni bir çağrışım zenginliği olmamalıydı ki iz bırakan olguların renk ve çizgileri hâlâ gerçeğin bir parça yüzünü imliyordu.

Biliyordum: Büyük kaosun ince sızısının, hızla her şeyin üzerini kaplaması eyleminin, usangın bakışların, eski bir alışkanlıktan yamanan etkiyle, yaşam alanı düş kapsülüne sığınmasına neden olması, doğaya aykırıydı.

Biliyorum: En büyük sarsıntı algının coğrafyasında yaşanıyor. Aslında karmakarışık, yok saymalar.

Kim kendine bir eleştiridir? Yüzünü göremiyorum.

Bir bardak çay içtim. Bir an sonra gerçeğe döndüm. Gerçek, farkına vardığım mekânın zamanıydı. Ağaçtaki renkli maske, çemberin dışını boyamaya başladığında, başkalarının düşünü görmeye başlıyordu.

İnsan kendini kültürel birikimiyle ifade eder, demişti, Kendini Elekten Geçirmiş Yaratık. Yaşamı paylaştıkça ve anlama yürüyen bilgisel merak, dil güzeli yazılı ve görsel değerlere çoğaldıkça, gerçek dokunup kaçar olmak isteyene, diye devam etmişti.

Oysa ilgiler, görünen ve görünmeyene karşı duyulan şüphenin sonuçlarıydı. Yeniden başlamak bir kurguydu yalnızca. İmajların gölgesinde uyuyan budala bir su kuşunun ineceği bir uçurum yoktu.

İnsan ne zaman eğitilmiş bir gerçeğin farkına varır ve yaşama müdahale etmeye başlar.

Kendine yürüyen düşünceler…

Düşünceler, akşamın uzağa ayrıntılar salan serinliğinde, bir avlu sevincini aydınlatırken, ateşin başında, olmanın eleştirel normlarının, hayatı tam olarak karşılamayacağını düşündüm. Sıradan eğlencenin içinde erimek, işin en kolay tarafı olmalıydı.

İçerik yüküne bakmalıydı. İçeriğin özgün tavrı yalnızlığıyla noktayı sevindirdiğinde, alegorik tavır, sözcüklere ifade gücü yüksek elbiselerini giydiriyordu.

Bilmeliydi: Zamanın ötesine geçen bilinç, imkânsızlık lifleriyle büyünün gerçeğini ördüğünde, farkındalık, uysallığından soyunuyordu.

Biçimler kullanan devrik cümleli aşinanın, düşünsel ve ezgisel yoğunluktan uzak sesi, anında eriyordu. Zamanı ve mekânı yeniden yaratmaya çalışan, tüketime girdiği anda yok oluyordu. Yaşama anlamsal katkı yapamayan, arayışının işaretlerini köşe taşlarına kazıyan söz, hep başka birine benziyordu. Hep kendinden uzaktı.

Değerlendirici eleştirel yetkinliğin, imge dünyasını zenginleştirme çabasını diri tutan bir kimliği imlemesi; Dünyayı ve insanı anlamaya yarayan formları üretme çabası övgüye değer bir referans belgesiydi.

İşte orada, o boşlukta Duyan, gördüğünde ve seslendiğinde, herkes eylemden payına düşeni alıyor ve gözler ışıldıyordu.

Ah İnsan yorulur ve susar, bir tarçın ağacının gölgesinde, duvarlara çarptıkça melankoli…

Küçük kız, bir fincan kahve getirdiğinde bahçenin beni sarıp sarmalayan köşesinde çağrışım kapısı kapalı gelişmelerin, aranılan bakış açısını ortaya koymaktan uzak sözcüsünün yazdığı mektubu okumaya başlamıştım.

Mektubun içinde nedenleri irdelenmemiş travmaların kederli cümleleri kurumuş dallar gibi rüzgârında salınıp duruyordu.

Çabuk sıkıldım. Okumaya yapıştırılmış yetinme ihtiyacımı rahatsız etmeye hakkım olmadığını düşünerek, mektubun kapısını kapadım. Çıkmadan önce, her şeye rağmen, bildirisi olmayan bu yardıma muhtaç, zihinde bütünleşik bir yangının habercisi olan sıradan yakınlaşmanın elini sıktım.

Odama doğru yürümeye başladım. Yol üzerinde küçük bir karıncanın yüreğini okşadım. Paylaşım adabından uzaklaşmış kurmacanın derin kesik izlerini taşıyan ikiye bölünmüş bir solucana zamanın yeni yüzünün manifestosunu okuma sözü verdim.

Akvaryum balıkları sedirine uzandım. Karşımda bütün heybetiyle duran “şimdi olumsuzluklar gönül rahatlığıyla birbirini besleyebilir”, vurgulu reklam panosuna gökkuşağı gibi asılmış olan yaşam barınağının gözlerinin içine baktığımda, gece, çoktan siyahını bir çığırtkan didişmeyle doldurmaya başlamıştı.

Çatlayan duvarlar kalınlaşıyor.

Işıkları söndürdüm.