MARSİLYA’DA ESRAR

Türkçeleştiren:
Suat Kemal Angı
 
Ön Açıklama: Esrarın etkisini göstermeye başlamasının ilk işaretlerinden biri, “kasvetli bir önsezi ve huzursuzluk hissi, tuhaf, kaçılamaz bir şeyin yaklaşıyor olduğu duygusudur. (…) İmgeler ve imgeler silsilesi, uzun süredir gizli kalan hatıralar belirir; tüm görünümler ve durumlar tecrübe edilir.Bunlar başlangıçta ilginçtir, arada bir zevk bile verir, ama sonunda, onları başınızdan defedemediğiniz noktada, yorgunluğa ve eziyete dönüşür. Olan biten her şeyle birlikte, söyledikleri ve yaptıkları da kişiyi şaşırtır ve teslim alır. Kahkahaları ve söylediği her şey kendi dışında oluyormuş gibi gelir. Aynı zamanda, esinlenmeye ve aydınlanmaya varan deneyimler yaşar. (…) Uzam genişleyebilir; zemin inanılmaz dikleşir; atmosferle ilgili şaşırtıcı olaylar meydana gelir: buğu, saydamlığını yitiren ve ağırlaşan hava. Renkler daha çok parlamaya, ışık saçmaya; nesneler daha güzel, ya da biçimsiz ve korkutucu görünmeye başlar. (…) Bütün bunlar sürekli bir gelişim takip etmez; tersine, düş görme ve uyanıklık durumlarının almaşıklığını simgelerler – bilincin tamamen farklı sözcükleri arasında salınan sürekli ve nihai bir tükenişin tipik örneği. Bu batan ve yüzeye çıkan durum, bir tümcenin tam ortasında gerçekleşir. (…) Kişi, bütün bunları, genellikle olağandan bir hayli farklı anlatır. Geçmişteki olaylarla ilgili hatıralarda sıkça meydana gelen ani kopmalar, bağlantıların algılanmasını zorlaştırır; düşünce sözcüklere dökülemez; bu durum öyle zorlama bir eğlenceye dönüşebilir ki, esrarkeş dakikalarca gülmekten başka bir şey yapamaz. (…)Sarhoşluğun hatırası şaşırtıcı derecede berraktır. (…) Esrar zehirlenmesinin henüz deneysel olarak araştırılmamış olması gariptir. Esrarın etkilerine dair en övgüye değer tanımı Baudelaire yapmıştır (Les Paradis artificiels).” [Joël ve Fränkel’den alıntı, “Der Haschisch-Rausch”, Klinische Wochenschrift, 5 (1926), 37.]
 
Marsilya, 29 Temmuz. Uzun bir tereddütten sonra, akşam yedide esrar içtim. Gün boyu Aix’teydim. Yüz binlerce insanın yaşadığı ama kimsenin beni tanımadığı bu şehirde, rahatsız edilmeyeceğimi bilmenin mutlak kesinliğiyle yatağımda uzanmış yatıyorum. Gene de küçük bir çocuğun ağlaması huzurumu kaçırıyor. Üç çeyrek saat geçmiştir diye düşünüyorum. Ama sadece yirmi dakika geçmiş. (…) Yatağımda öylece yatıyorum, okuyor ve ot içiyorum. Karşımda hep aynı manzara – Marsilya’nın karnı. Çok sık gördüğüm sokak, bir bıçak kesiğine benziyor.
Esrarın etkileri yok gibi ya da öyle zayıf ki, önlem olarak içeride kalmanın gereksiz olacağını düşünüp nihayet otelden çıktım. İlk uğrak limanım, Canebière ile Cours Belsunce’ın köşesindeki kafeydi. Limandan bakılınca sağdaki; öyleyse hep gittiğim kafe değildi bu. Şimdi niye? Sadece biraz cömertlik, insanlar tarafından kibarca karşılanma beklentisi. Yalnızlık duygusu bir anda kayboluyor. Bastonum bana özel bir zevk vermeye başlıyor. İnsan o denli hassaslaşıyor ki, kâğıdın üzerine düşen gölgenin kâğıdı yaralayacağından korkuyor. Mide bulantısı geçiyor. Pisuarların üzerindeki notları okuyor. Bu ya da şu kişi bana doğru gelse hiç şaşırmam. Ama gelmeseler de hayal kırıklığına uğramam. Fakat burası benim için fazla gürültülü.
Şimdi de, esrarkeşin zaman ve uzam üzerindeki talepleri yürürlüğe giriyor. Bilindiği gibi, bunlar kesinlikle muhteşemdir. Esrar içmiş biri için Versailles çok büyük değildir, ne de sonsuzluk çok uzundur. İç deneyimin bu muazzam boyutlarının, bu mutlak sürekliliğin ve ölçülemez uzamın gerisinde bekleyense, uzamdan ve zamandan oluşan bu dünyanın beklenmedik durumlarını artan bir şefkatle anımsatan, olağanüstü mutluluk verici bir mizah duyumudur. Sonsuza kadar yiyip içmek için daha şimdi oturduğum Restoran Basso’da mutfağın da şimdi kapandığını söylediklerinde, sonsuzca hissediyorum bu mizah duyumunu. Ama sonradan, bütün bunların aslında apaydınlık, olağan, hayatla dopdolu olduğu ve hep öyle kalacağı duygusu. Oturduğum yeri nasıl bulduğumu da belirtmeliyim. Benim için önemli olan, eski limanın ancak üst katlardan görülebilen manzarasıydı. Aşağıdan yürüyerek geçerken, ikinci kat balkonunda boş bir masayı gözüme kestirdim. Sonunda, çıka çıka birinci kata kadar çıkabildim. Pencere kenarındaki masaların neredeyse tamamı doluydu, bunun üzerine, o an boşalan çok büyük bir masaya geçtim. Tam otururken fark ettim, koskocaman bir masada tek başıma oturacak olmanın yakışıksızlığını; utana sıkıla kalktım, tüm katı boydan boya yürüyerek salonun diğer ucuna geldim ve ancak yanına vardığımda görebildiğim bu küçük masaya yerleştim.
Ama yemek daha sonra. Önce limandaki o küçük bar. Yine tam şaşkın bir halde, uzaktan bir konser –aslında bir bando– sesinin geldiğini sanarak kalkmak üzereydim ki, bunun araba kornalarının gürültüsünden başka bir şey olmadığına kendimi zor inandırabildim. Vieux Port’a* gelirken de adımlarımda bu harika hafiflik ve kararlılık vardı; öyle ki, geçmekte olduğum büyük medyanın taşlık ve sert zemini, gece vakti enerjik biri gibi uzun adımlarla yürüdüğüm kır yolunun yüzeyine dönüşmüştü. Düzenleyici fonksiyonlarımdan henüz tam emin olamadığımdan, Canebière’e gitmekten bu saatte bile kaçınıyordum. Derken, bu küçük liman barında, esrarın o zamana kadar hemen hiç hissetmediğim kanonik büyüsü kendini ilkel bir keskinlikle dayatmaya başladı.Beni bir fizyonoma, hiç değilse insan yüzlerini dikkatle inceleyen bir seyirciye dönüştürdüğü için, deneyimimde benzersiz bir şey yaşadım: Gözlerimi, çevremdeki, bazıları olağanüstü kaba ya da çirkin yüzlere dikip öylece baktım. Normalde bakmaya iki nedenle sakınacağım yüzlerdi bunlar: Başka zaman olsa, ne bakışlarını üzerime çekmek isterdim ne de vahşiliklerine katlanmak… Tam bir ileri karakoldu bu liman tavernası. (Bu yerin tehlikesizce erişilebileceğim en uzak yer olduğuna inanıyorum – keskin duyularla asla yapamayacağım bu hesaplamayı, feci halde yorgunken bir bardağı tek damlasını dökmeden ağzına kadar suyla doldurabilmek için göstermem gereken aynı hassasiyetle, bu sarhoş halimle yapmıştım.) Henüz hiçbir burjuvanın oturmadığı, gerçek liman proleterlerinden başka, en fazla civardaki birkaç burjuva ailesinin yaşadığı rue Bouteri’den hâlâ yeterince uzaktaydı burası. Bir anda çirkinliğin bir ressama güzelliğin gerçek haznesi –daha iyisi, hazine sandığı– olarak nasıl görünebildiğini anlayıverdim (Rembrandt ve daha birçokları için de böyle olmamış mıydı?): kırışıklıklarda, bakışlarda ve yüz hatlarında altın gibi parıldayan tüm iç güzelliğiyle lime lime olmuş bir dağ silsilesi.“Vazgeçmiş olmanın derin izleri”ni taşıyan ve beni ani bir şiddet duygusuyla sarsan son derece hayvansı, bayağı bir erkek yüzünü özellikle anımsıyorum. Her şeyden çok, beni erkeklerin yüzleri ilgilendirmeye başlamıştı.Şimdi de o uzunca oyun, her yüzde bir tanıdığı bulma oyunu başladı. Çoğu kez adını bilirdim, çoğu kez de bilmezdim. Bu aldanım da, düşlerde kaybolan aldanımlar gibi, aniden gözden kayboldu: utançla değil, taviz vererek değil, görevini yerine getirmiş bir insan gibi, huzur içinde ve güler yüzle. Bu koşullar altında yalnızlığın lafı bile edilemezdi. Kendi kendimle mi ahbaplık ediyordum? Elbette kimseye belli etmeden. Bu durum beni mutlu eder miydi, bundan da emin değilim. Şu daha olası ki, patronunun arzularını yoğun bir araştırma sonucunda öğrenen birinin belli belirsiz yüzsüzlüğüyle kendimi tatmin ederken, kendimin en becerikli, en sevecen, en utanmaz pezevengi olmuştum. Bu arada, garsonun yeniden görünmesini beklerken, sonsuzluğun yarısı gelip geçti. Daha doğrusu, garsonun dönmesini bekleyemedim. Bar kısmına gidip hesabı ödedim. Bu tür tavernalarda bahşiş bırakmak âdet midir bilmiyorum. Ama başka koşullar altında, mutlaka bir şeyler bırakırdım. Ne var ki, dünkü esrarın etkisiyle cimriliğim tutmuştu; abartırım da dikkatleri üzerime çekerim korkusuyla kendimi gerçekten dikkat çekici kılmayı başarmıştım.
Basso’da yaptığım gibi, önce bir düzine istiridye söyledim. Adam sonraki siparişimi de o anda vermemi istedi. Yöresel bir yemek adı söyledim. Hiçbirinin kalmadığı haberiyle geri döndü. Bunun üzerine ben de, mönüde bu yemeğin yakınında bir yeri işaret ettim; tam bir yemek adı söylemiştim ki gözüme onun üstündeki takıldı, sonra onun üstündeki; sırayla her birinden sipariş ede ede listenin en tepesine vardım. Ama bu yalnızca açgözlülükten değil, yemeklere karşı gösterdiğim aşırı kibarlıktandı, almamazlık ederek hiçbirini gücendirmek istemedim. Kısacası, pâté de Lyon’da durdum. Önümde bir tabakta masumca yatarken, esprili bir gülümsemeyle, “Aslan böreği” diye düşündüm;** ve sonra, hor gören bir edayla dedim ki: “Bu müşfik şey ya tavşan ya da tavuk eti olmalı – neyse ne.” Bir aslan kadar aç olduğumdan ancak bir aslan yiyerek doyabilirdim ki, bu da hiç tuhaf değildi. Üstelik, açıkça dillendirmesem de, Basso’da işim biter bitmez (yaklaşık on buçuk gibi) başka bir yere gitmeye ve ikinci bir akşam yemeği yemeye karar vermiştim.
Ama önce Basso’ya doğru yürüyüşüme dönelim. Rıhtım boyunca gezindim ve orada bağlı duran tüm teknelerin isimlerini tek tek okudum. Bu beni akıl almaz bir sevince boğdu ve Fransa’nın tüm Hıristiyan isimlerine sırayla gülümsedim. İsimlerinin bu teknelere vaat ettiği aşk, bana olağanüstü güzel ve dokunaklıymış gibi geldi. Sadece bir tanesinin, bana hava savaşını anımsatan Aero II’nin yanından samimiyetsiz bir şekilde geçtim; az önce ayrıldığım barda da aynı şeyi yapmış, gözlerimi aşırı şekilde deforme olmuş bazı yüzlerden kaçırmak zorunda kalmıştım.
Basso’nun üst katından aşağıya doğru bakınca eski oyunlar tekrar başladı. Limanın önündeki meydan benim paletimdi, hayal gücümse, bu yerin özelliklerini, sonunda neye benzeyeceğini umursamadan, kâh öyle kâh böyle denemeler yaparak üzerinde birbirine karıştırıyordu – tıpkı paletinde düşlere dalan bir ressam gibi. Şarabın tadına bakmadan önce biraz tereddüt ettim. Yarım şişe Cassis’ti. Kadehin içinde bir buz parçası yüzüyordu. Ama uyuşturucuma kusursuzca eşlik ediyordu. Penceresi açık diye bu yeri seçmiştim ve oturduğum yerden aşağıdaki karanlık meydanı rahatça seyredebiliyordum. Ve arada sırada meydana baktığımda, meydanın, üzerinde yürüyen kişiyle birlikte değişmeye yüz tuttuğunu, sanki bu kişiyle ilgili bir figür oluşturduğunu fark ettim; ama bu figür meydanı gören kişiyle değil, daha çok, on yedinci yüzyıldaki büyük portre ressamlarının, önüne yerleştirdikleri önemli kişinin karakterine uygun olarak bir sıra sütunla, bir pencereyle ortaya çıkarmak istedikleri bakışla ilgiliydi. Aşağıya bakarken, daha sonra şunu not ettim: “Nesneler yüzyıldan yüzyıla daha da yabancılaşıyor.”
Burada, şu genel gözlemi aktarmak zorundayım: Bu tür bir sarhoşluktaki yalnızlığın karanlık yanları var. Sadece fiziksel yönünden söz edecek olursam, teselliyi bu liman tavernasındaki uğultuda arayan diyaframımda bir an şiddetli bir basınç hissettim. Ve hiç kuşkusuz, gerçekten güzel, aydınlatıcı görünümler henüz uyanmış değildi. Öte yandan, bu durumlarda yalnızlık filtre işlevi görür. Ertesi gün insan, izlenimlerin ayrıntılı bir listesinden çok daha fazlasını kâğıda döker.Geceleyin bu sarhoşluk, kendini gündelik gerçeklikten ince, prizmatik kenarlarla ayırır. Bir tür figür oluşturur ve daha kolay hatırlanır. Diyebilirim ki, büzülür ve büzüldükçe bir çiçeğin biçimini alır.
Mutluluktan uçuran bu zengin sarhoşluğun muammasına biraz daha yaklaşabilmek için, düşünceyi bir kez daha Ariadne’nin ipliği üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Sadece bir iplik yumağını çözme eylemindeki sevinç! Ve tıpkı yaratmanın sevinciyle ilintili olması gibi, bu sevinç sarhoşluğun sevinciyle de çok derinden ilintili. Daha da ileri gidelim: Ama böyle yapmakla, sadece içine girmeyi göze aldığımız mağaranın kıvrımlarını ve dönemeçlerini keşfetmeyiz, aynı zamanda bu keşfin ötekinin geçmiş deneyimlerine dayalı hazzını, ipliği çözme işinin ritmik bahtiyarlığını da yaşarız. Ustaca sarılmış bir yumağı çözmüş olduğumuzdan hiç kuşku duymamak – tüm üretkenliğin sevinci bu değil midir, en azından düzyazıda? Ve esrarın etkisi altında bizler, güçlerimizin doruğunda sevince boğulmuş düzyazı-varlıklarız.
Rue Paradis’nin bir parka açıldığı Canebière’den uzaktaki bir meydanda, sonradan benliğimi kaplayan çok derinlere işlemiş o mutluluk hissini hatırlamak, daha önce olup biten her şeyden daha zor. Neyse ki, gazetemde şu tümceye rastlıyorum: “Kişi aynılığı gerçeklikten bir kaşıkla çekip çıkarmalıdır.” Birkaç hafta önce de, buna benzer bir şey söylediğini düşünerek, Johannes V. Jensen’den bir başka tümce not etmiştim: “Richard, dünyada aynı türden olan her şeyi anlayan genç bir adamdı.” Bu tümce beni çok sevindirmişti. Onun sayesinde şimdi, bu sözün daha önceden benim için sahip olduğu politik, rasyonel anlamını, bir gün önce yaşadığım deneyimin bireysel, büyülü anlamıyla yan yana getirebiliyorum.Anladığım kadarıyla Jensen’in tümcesi, kendine özgü olan bugün sadece ince ayrımların içine hapsedilirken, şeyler –kesinlikle hepimizin bildiği gibi– tamamen mekanikleştirilmiş ve akılsallaştırılmıştır sözüyle aynı anlama geldiği halde, benim yeni kavrayışım tümüyle farklıydı. Çünkü ben sadece ince ayrımları görüyordum, ama bunlar aynıydı.Önümdeki yaya kaldırımıyla ilgili düş(ünce)lere dalmış yürüyordum, ki bu kaldırım, üzerinde kayar gibi yürümemi sağlayan bir tür merhem sayesinde, –tam da bu taş haliyle– Paris’in bir kaldırımı da olabilirdi pekâlâ. Çoğu kez ekmek yerine taşlardan söz ederiz. Bu taşlar benim, her yerde, her ülkede aynı olan şeyleri tadabilmek için üzerlerine aç bir kurt gibi saldıran hayal gücümün ekmeğiydi. Buna rağmen, burada, Marsilya’da, esrardan sarhoş olmuş halde oturuyor olmanın sınırsız kıvancıyla düşündüm: Bu akşamki sarhoşluğumu kiminle gerçekten paylaşabilirdim ve bu insanların sayısı ne kadar azdı; esrar hep var olacağından, hep sadık kalacağından, beni bekleyen talihsizliklerden, beni bekleyen yalnızlıklardan korkmak konusunda nasıl da acizdim. Bu evrede, müdavimi olduğum yakınlardaki bir gece kulübünden gelen müzik de rol oynadı. G. bir arabanın içinde geçip gitti yanımdan. Bu olay, tam olarak, az önce, U. kendisini bir liman aylağı ve pezevengi biçiminde teknelerin gölgelerinden sıyırdığı anda, birdenbire oldu. Ama yalnızca tanıdık yüzler yoktu. Burada, sarhoşluğumun en yoğun halini yaşarken, iki figür (iki yurttaş, iki yersiz yurtsuz, ya da ne bileyim?), “Dante ve Petrarca” olarak geçtiler yanımdan. “Tüm insanlar kardeştir.” Böylece, artık peşinden gidemeyeceğim bir düşünce silsilesi başladı. Ama bu zincirin, beni muhtemelen hayvanlarla ilgili imgelere sürükleyen son halkası, kesinlikle ilkinden çok daha az sıradandı.
Oturuyor olduğum meydanda kısa bir süre duran tramvayın üzerinde “Barnabé” yazıyordu.Ve Barnaba’nın hazin ve karışık hikâyesi, Marsilya’nın dış mahallerine doğru giden bir tramvay için hiç de kötü bir istikamet gibi gelmedi bana. Dans salonunun kapısında olup bitenler pek hoştu. Mavi ipek pantolonu ve parlak pembe ipek ceketiyle bir Çinli ikide bir kapının önüne çıkıyordu. Kapıcıydı. Kapı aralığında kızlar kendilerini sergiliyordu. Ama benim canım hiçbir şey çekmiyordu. Genç bir adamla beyaz elbiseli bir kızın bana doğru geldiğini görmek çok eğlenceliydi ve hemen şöyle düşünmek zorunda olmak da:“Kız içerde, üzerinde kombinezonuyla kaçmış adamın elinden ve şimdi de adam kızı almış geri getiriyor. Yakışır, âlâ.”Burada, bu safahatın tam ortasında oturuyor olma düşüncesinin gönlümü aldığını, beni tavladığını hissediyordum, ki ‘burada’ ile bu şehri değil, kendimi bulduğum küçük, çok da tantanalı olmayan bu yeri kastediyorum. Ama olaylar bambaşka gelişiyor, şeylerin görünümleri bana sihirli bir değnekle dokunuyordu ve ben de onlarla ilgili düşlerin içine dalıyordum. Böyle saatlerde, insanlar ve nesneler, camla kaplanmış alüminyum kutuların içindeki, camın sürtülmesiyle elektrik yüklenen ve her harekette birbirleriyle en olağandışı ilişkilere girmek zorunda kalan, mürver ağacı sakızından yapılma şu küçük sahne aksesuarları ve heykelcikleri*** gibi davranırlar.
Bu arada sesi bir yükselip bir alçalan müziğe, “cazın saz kamçıları” adını verdim. Nasıl oldu da ayaklarımla tempo tutmaya başladım, anımsamıyordum. Bu benim aldığım terbiyeme aykırıydı ve böyle yaparken kendimle çatışmadan edemiyordum. Akustik izlenimlerin şiddetinin tüm diğer izlenimleri bastırarak anlaşılmaz hale getirdiği anlar vardır. Özellikle bu küçük bardaki her şey, birdenbire, sokakların değil, insan seslerinin gürültüsü içinde kayboluyordu. İnsan seslerinin oluşturduğu bu gürültünün en özgün yanı, kulağa tamamen bir lehçe gibi gelmesiydi. Birden, Marsilyalılar benim için yeterince anlaşılır bir Fransızcayla konuşmaz oldular. Lehçe düzeyinde takılıp kalmışlardı. Bununla ilişkilendirilebilecek yabancılaşma olgusunun görsel olanı da kapsayacak şekilde genişlediği görülür, ki Kraus bu konudaki kesin hükmünü güzel bir sözle ifade etmiştir: “Bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, o da size o kadar uzaktan bakar.” Zaten, notlarım arasında şaşırtıcı bir yoruma rastlıyorum: “Şeyler bakışa nasıl da direniyor!”
Canebière’den geçerken sarhoşluğun etkisi azaldı ve nihayet küçük Café des Cours Belsunce’da son bir dondurma yemek için köşeyi döndüm. Burası, bu akşamın ilk kafesine, hani rüzgârda uçuşan saçakları düş(ünce)lere dalmış seyrederken kapıldığım erotik sevincin esrarın işe yaramaya başladığına beni ikna ediverdiği kafeye uzak değildi. Ve bu durumu anımsadığımda, esrarın, aşkta aşina olduğumuz kendi varoluşumuzu –daha az bencil amaçlar adına– hesapsızca tüketmemiz için bize izin vermesi konusunda Doğayı ikna ettiğine inanmak istiyorum. Çünkü eğer, âşıkken varoluşumuz, Doğanın parmakları arasında, tutamadığı ve bu yüzden yeni doğumlar satın alabilsinler diye düşmelerine izin verdiği altın sikkeler gibi koşuyorsa, doğa da şimdi bizi, tek bir şey bile ummaksızın ya da beklemeksizin, varoluşa doğru kocaman avuçlarıyla cömertçe fırlatıyor.****

 

 

 

_________________________

*Eski Liman. (ç.n.)
**Benjamin, Lyon’un fonetik çağrışımıyla, bu kente özgü “Lyon böreği”nden (pâté de Lyon) “Aslan böreği” diye söz ediyor. (ç.n.)
***“Holundermak-Requisiten und Holundermak Männchen” yerine. (ç.n.)
****Bu metnin daha önceki çevirisi için bkz. Walter Benjamin, “Parıltılar”, Marsilya’da Haşhaş, çev.: Yılmaz Öner (İstanbul: Belge Yayınları, Kasım 1990), 1. baskı, s. 71-79. (ç.n.)