Yaş Kırk Sekiz, Ölme Vakti

Yıllar önce modern İran edebiyatının en önemli öncülerinden biri olan Sadık Hidayet’in “ Kör Baykuş” kitabını okurken, kitabıma bir göz atıp da yazarın ilk sayfadaki yaşam öyküsünü okuyan bir arkadaşım, “ Vay canına! Kırk sekiz yaşında intihar etmiş, ne muhteşem! Tam da ölünecek bir yaş!” demişti. O zaman çok da ilgimi çekmeyen bu tepki, geçenlerde okumakta olduğum, gelmiş geçmiş en büyük düşünür- eleştirmenlerden biri olan Walter Benjamin’in kitabındaki yaşam öyküsünde kırk sekiz yaşında intihar ettiğini öğrenmemle olanca netliğiyle beynimde çaktı. Üstelik ikisi de kendi anavatanları olmayan bir yerde, Paris’te intihar etmişti. Biri doğu kültüründen, diğeri batı kültüründen gelen bu iki büyük kalemin ölümü karşılama zamanı, yeri ve şeklindeki böylesi benzerlik, bende kırk sekiz yıllık yaşamlarının benzer yanlarının neler olduğu merakını doğurdu. Ne de olsa, şairin dediği gibi, “ Hiçbir şey ölümünden daha çok benzemezdi insana”.

     En çok göze çarpan yan, her iki yazardaki bütün benzer yanlarının ikili özelliği, diğer bir deyişle yaşamla kurdukları her türlü ilişkide kendi zıddını da belirgin bir şekilde taşımaları. Böylesi güçlü beyinlerin yaşamlarının belki de en olgun ve en verimli dönemlerinde kendilerini yok etmelerinin altında yatan temel gerçeklik de bu.
     En temel benzerlik, kaçınılmaz olarak bütün iz bırakmış yazarlarda bulunan o ünlü huzursuz ruh. “ Kesin bir şey varsa o da acıdır”[1]diyen Kafka’nın melankolik karamsarlığını daha belirgin taşıyan Sadık Hidayet kadar olmasa da, “ Mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir”[2] diyecek kadar karamsardır W.Benjamin de. Karamsarlığı o boyuttadır ki, Yahudi olduğundan Gestapodan kaçmak üzere geldiği İspanya-Fransa sınırında tutulması ve Gestapo ya teslim edilme olasılığı karşısında en ufak bir umudun olabileceğini bile düşünmeden intihar etmiş, midesinin yıkanması girişimlerine de şiddetle karşı çıkmıştır. İntiharının ertesi günü kendisiyle birlikte sınırda tutulan insanlara geçiş izni verilmesi ise, bu büyük dehanın ölümüyle gölgelenen buruk bir sevinçtir insanlık adına. Sadık Hidayet ise daha başından, ‘ Dünyanın ve tüm insanların zulmüne, adaletsizliğine karşı dile getirilemeyen bir kin, bir nefret duydu kendinde. Onu bu halde, bu kılıkta dünyaya getirdikleri için belli belirsiz bir kin duydu annesine, babasına karşı. Hiç dünyaya gelmemiş olsaydı böyle şeylerle karşılaşmayacaktı’. Hatta öyle ki, ‘geriye çocuk bırakmadığı için sonsuza dek ölecek olmaktan, tümüyle yok olmaktan derinden derine bir sevinç duyuyordu. Saatin yelkovanı onu yokluğa götürecek dakikaları sayıyordu[3]. İşte o dakikalar geldiğinde, yıllar sonra tekrar döndüğü Paris’te, günlerce aradığı havagazlı bir apartman dairesinde gaz vanalarını açarak, ‘ alaylı bir aldatmacadan başka bir şey olmayan şu yaşam denilen şey’[4]e son verdi.
     Her ikisinin de hem her yere, hem de hiçbir yere ait olamayan ruhları bütün yaşamlarını etkilemiştir. Sadık Hidayet, bohem hayat tarzının tadına vardığı öğrenciliğinin Paris’inden sonra döndüğü doğup büyüdüğü topraklardaki din ve geleneğin sömürüsünden son derece rahatsız olup kendini yabancı hissetse de köklerini hep çok önemsemiştir. Bir öyküsünde yer alan ‘ kökünden sökülüp koparılan bu avare insan için eve geç ya da erken gitmenin ne anlamı olabilirdi?’[5]sorusu bunu açıkça gösteriyor. Ama işte, gel gör ki ‘ esrar içme takımı ve votka şişesi yanında istirahat umuduyla döndüğü doğduğu şehre’ ‘ döndükten sonra her şey dar, sınırlı, yüzeysel ve küçük geliyordu. Herkes aşınmış, köhneleşmişti adeta, havasını, rengini yitirmişti’. Eski gençlik günlerini bulabilme umuduyla tekrar gittiği Paris’te de her şey eski tadını yitirmişti. İkinci dünya savaşının yara beresi içindeki Paris’te de ‘her şey gençlik günlerindeki büyüleyici cazibesini ve güler yüzünü yitirmişti[6] Walter Benjamin de yaşamı boyunca Yahudi kimliğiyle vatanından uzaklarda hem her yere, hem de hiçbir yere ait olmayarak yaşamıştır. Nazi vahşetinden kaçırarak kendini sağlama almaya çalışan arkadaşlarıyla bir yaşamdan sürekli olarak bahsetmiş ama en zor anında bile onların yanına gitmeyi ertelemiştir. Dönemin politik zorlamaları nedeniyle de olsa yurdundan ayrı yaşamak zorunda kalmak, hele de her an Hitler faşizminin tehdidi altında yaşamak Benjamin’in dünya görüşünü biçimlendirmiş ve genişletmiştir.  Yaşadığı dönem ve Yahudi kimliğinin de etkisiyle Marksizm’den oldukça etkilenmesine rağmen Marx’ı çok sonraları okumuştur. Etkilendiği düşünceleri pekiştirmek, belki de kendine bir yurt edinmek için sevdiği kadının çağrısıyla gittiği Stalin Moskova’sından da bundan vazgeçerek geri dönmüştür. Bir anlamda bir denemesinde Daudet için söyledikleri kendisi için de geçerlidir: ‘ büyük yeteneğini fazla zedelemeyecek kadar kaba ve ahmakça bir siyasal tavrın sahibidir[7].
 İkisinin de sahip oldukları bu aylak ruh bazı noktalarda kesişir, bazı noktalarda da farklılıklar gösterir. W. Benjamin’in aylak ruhu Poe’nun ya da Baudelaire’in aylak ruhundan farklı olarak orta yolu bulmaya çalışan bir ruhtur. En önemli yapıtı olan ‘ Pasajlar’da, temel bir kavram olan aylak, kökeninden kopmuş, kendini geldiği sınıfın değil, kalabalığın içinde, yani büyük şehirde evinde hisseden bireydir. Sıcacık ve ışıl ışıl vitrinleriyle 19.YY. pasajları sokak ile ev arasında bir geçiş olduklarından aylak kişinin (flaneur) kendini evinde hissettiği bir mekândır. Zaten ‘ nasıl her şey önlenemez bir karışma ve kirlenme süreciyle özgünlüğünü yitiriyor, sahicilik yerini muğlâklığa terk ediyorsa, şehir de bundan payını alıyor’[8]du. Sadık Hidayet’in deyimiyle ‘şehrin manzarası kuru ve ruhsuz[9]du. Ayrıca, ‘ gazete, otomobil, demiryolu bu yüzyılın belaları’ydı. ‘ Hele hele otomobil. Klaksonuyla, tozu toprağıyla, şoför muavininin haleti ruhiyesiyle en uzak köylere bile giriyor’du. ‘ Yeni yeni düşüncelerin, ahmakça taklitlerin, saçma sapan zevklerin girmediği yer yok’[10]tu. Ama öte yandan görüntüyle yetinen bu yüzeysel aylaklığı yerdiği oranda övecektir Benjamin; “ Sonradan anlarız: sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır”[11]. Sadık Hidayet’teki aylak ruh ise bazen yaşamın acımasızlığı içindeki bir köpekte, bazen de kendini karanlığa mahkûm eden yalnız bir adamda huzursuz ve acılar içinde dolanır durur.
‘ Başkaları gibi yüzsüz, hafifmeşrep, dillere düşen, arsız, hayâsız biri olsaydı, eski günleri yâd edecek güzel anıları olacağı’[12] isyanıyla çıkışın inzivada ya da intiharda olduğunda ısrarcıdır.
     Bir diğer paralellik, her ikisinin de hemen her şeye ilgi duymuş, hemen her şey hakkında kafa yormuş olmalarıdır. W. Benjamin felsefe öğrenimi görmüş, Marksizm’e ilgi duymuş, şaşırtıcı derecede ayrıntılı ve geniş bir yelpazede estetik ve eleştiri anlayışı geliştirmiştir. Sanattan politikaya, edebiyattan tarihe, kültürden mimariye kadar yaşamın neredeyse her alanında gözlemler yapmış, araştırmalarda bulunmuştur. Daha çok politik kişiliği ile öne çıkmış, ancak politikayı tehlikeli dönemeçlerden geçerek de olsa hiç mantığının önüne koymamış bir insan olan Benjamin’in en büyük tutkusu salt alıntılardan oluşan bir eser oluşturabilmekti. Bu belki de yaşamın her ayrıntısıyla bu kadar ilgili olmasının bir sonucuydu. Aynı şekilde Sadık Hidayet de, mühendislik öğrenimiyle başlamış, Fransız dili ve edebiyatını incelmekle edebiyat alanına girmiş, üç önemli din olan Budizm, Zerdüştlük ve Hinduizm dinlerini incelemiş, müzik dergisi çevresinde yer almış, Güzel Sanatlar Fakültesinin çalışmalarına katılmıştır. Hayvanlara duyduğu yakınlık nedeniyle vejetaryenliği incelemiştir.[13]  Aynı zamanda ülkesinde yaşanan bazı politik, toplumsal ve dini gerilik ve istismarlara karşı duyarlı olmuş, bunları eserlerine de yansıtmıştır[14]. Kökenlerine bağlılığının bir sonucu olarak büyük İran’lı şair Ömer Hayyam’ı ve eseri ‘Rubailer’ini kapsamlı bir şekilde incelemiştir.[15]
     Böylesi farklı alanlara ilgi duyup kendini bu alanlarda besleyen, kendi toplumlarında ve evrensel çapta öncü rolü oynayan bu iki insanın bu kadar kırılgan ve umutsuz olmaları sarsıcı. Yazmak güç istiyor; görünmeyen yerinden görebilme gücü, bunu en duru şekilde ifade edebilme gücü ve bunun sonuçlarına katlanabilme gücü. Yazmak aynı zamanda güç de veriyor; yazar yazdığı oranda yaşama tutunabiliyor, yaşanan sorunlara bir çözüm buluyor; bu, çoğu zaman veremden ölme ya da kendi eliyle kendi yaşamına son verme şeklinde bir çözüm olsa bile… Bu ölümcül güce sahip olan yazan kişilerin yaşamla kurdukları ikili ilişkinin sarsıcılığı buradan geliyor.
     Yaşamları boyunca pek bir yerleşik yaşam yaşamamış, sürekli yer değiştirmiş bu iki büyük yazar, uzun seyahatlerle çıkmışlardır. Bu, Benjamin’in bir atasözüyle dikkat çektiği üzere kaçınılmaz bir şeydir; “ yolculuğa çıkanın anlatacakları vardır”. W. Benjamin anavatanı Almanya’dan İsviçre’ye gitmiş, tekrar anavatanına döndükten sonra 1933’te Paris’e yerleşmiştir. Kısa süren Moskova ziyaretinden bahsetmiştik. Benjamin’den farklı olarak Sadık Hidayet’in gidiş gelişleri kendi tercihi olmuştur. Yaşadığı arada kalmışlık ve huzursuzluğun ona bu tercihten başka bir yol bırakmadığını hesaba katmazsak tabi. Tahran, Belçika, Paris, Hindistan, Özbekistan duraklarından sonra, 1950’de, ölmeden bir yıl önce Paris’e yerleşmiştir. Ayrıca Sadık Hidayet, ‘ insanın huyu yolculukta belli oluyor’[16]diyerek bu gidiş gelişleri daha bir doğuya özgü bakış açısı katıyor.
     Gezgin yaşamlarının ortak mekânı Paris’tir.  Her ikisini de sığındıkları Paris’te bekleyen, hayal kırıklığıdır. Benjamin’i kaçtığı Gestaponun ayak izlerini Paris’te de çok yakından duymanın hayal kırıklığı, Hidayet’i – daha önce de değindiğimiz gibi – yirmili yıllardaki öğrenciliğinin Paris bohem hayatı ile bin dokuz yüz ellideki ikinci dünya savaşının yıprattığı Paris yaşamının arasındaki büyük çatlağın yarattığı hayal kırıklığı karşılamıştır.
     Oradan oraya gidiş gelişler, duygular, yaşama tutunuşlar ve pes edişler bu kadar birbirine benzer olunca onlara yaptıkları en büyük eylemde, yazmakta öncü olan, ruhlarını besledikleri isimlerin de aynı isimler, ya da birbirlerine çok yakın isimler olmaları kaçınılmaz. Her ikisinin de düşünce ve ruh dünyalarını derinden etkileyen isim Edgar Allan Poe’dur[17]. Amerikalı bu büyük şair-yazarın yaşamı da uyumsuz, disiplinden yoksun, acılı ve sıkıntılı bir yaşamdır. O da Amerika’dan İngiltere’ye, İngiltere’den tekrar Amerika’ya, Amerika’nın bir şehrinden diğerine dolanıp durmuş bir gezgindir. O da intihar etmek istemiş, bunu denemiş ama başaramamıştır. Yine o da birçok edebiyat-sanat-düşün insanı gibi intihar teşebbüsünden bir yıl sonra delilik nöbetleri geçirerek otuz dokuz yaşında ölmüştür. ‘ Kuzgun’ isimli şiiri, Sadık Hidayet’in özellikle baş eseri olarak kabul edilen ‘ Kör Baykuş’[18] kitabına da esin kaynağı olmuştur. Şiirde kuzgun’un her paragraf sonunda tekrar ettiği ‘ Hiçbir zaman!’ acı gerçeği, ‘Kör Baykuş’taki bu dünyada mutluluğu bulmanın imkânsızlığı ana temasıdır.
     Şiirlerinde ve öykülerinde hayvan imgeleminden sık sık yararlanan Poe ve öykülerini hayvanların dilinden anlatan Kafka gibi, Hidayet de öykülerinde hayvanlara önemli yer vermiştir. İstisnasız her öyküsünde bir köpek olması dikkat çekicidir. Bir öyküsünün karakteri gibi o da ‘ insanların hile hurda dolu dünyasından hayvanların içten, kayıtsız ve çocukça dünyalarına sığınmıştı adeta. Hayatı boyunca mahrum kaldığı şefkati, sade duyguları onların ilgisinde, ülfetinde arıyordu’[19]. Ama bu insanlara karşı kayıtsız olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine Hidayet insanların yüz hatları ile yaşam alışkanlıkları ve kişilikleri arasında etkileyici bağlar kuracak kadar ilgilidir insanlarla. İnsanların dudak kenarlarında beliren çizgilerden gizli bir umutsuzlukları olduğunu; çocuksu hallerinden ruhlarının sıradan insanların yaşam kurallarına bağlanmaktan kurtulmuş olduklarını; yaşından fazla göstermelerinden şehvet düşkünü olduklarını anlayabilmektedir. Batıya özgü daha maddeci ve verilere dayalı bakış açısına rağmen W.Benjamin de derin bir insan sevgisi ve saygısına sahiptir. Öyle ki, sevdiği bir dostunun yazdığı ve kendisine gönderdiği bir kitabı açarken kendini kravatını düzeltirken yakalar; karmakarışık bir semt, yıllardır ayak basmadığı sokaklar sevdiği biri oraya taşınınca birden karışıklığını yitirir ve ışıkla dolar.
     Benjamin ve Hidayet’i etkileyen bir diğer önemli isim kuşkusuz büyük Fransız şair Baudelaire’dir[20]. Disiplinsizlik suçundan ordudan atılan Poe gibi aynı nedenle okuldan atılan bu büyük şair belki de bu ortak noktanın da çekimiyle, 1847’de Poe’yu keşfedip şiirlerini Fransızcaya çevirmiştir. Uyumsuzluk, sıkıntı ve acılarla geçen ve Benjamin ve Hidayet’ten iki yıl daha kısa süren yaşamı, geçirdiği felç sonrası sona ermiştir. “ Kendimi öldürüyorum, çünkü başkaları için gereksiz, kendim için de tehlikeliyim” demesine rağmen intihar etmemiş, bu canına kıyma saplantısını hep bir yerlerde sakladığı çıkış yoluyla gerçekleştirmemiştir.  Baudelaire’in iflah olmaz melankolisi ve umutsuzluğu Benjamin’i çok etkilemiş ve Baudelaire ve eserleri üzerine kapsamlı inceleme yazıları yazmıştır. Ona göre,
“ istisnasız bütün büyük yazarlar, meydana gerdikleri bileşimin unsurlarını kendilerinden sonra var olacak bir dünyadan seçerler. Örneğin Baudelaire’in şiirlerindeki Paris sokakları ve Dostoyevski’nin karakterleri ancak 1950’den sonra var olmaya başladılar”[21]. Baudelaire’in izlerine Hidayet’in eserlerinde de açık bir şekilde sık sık rastlarız. Baudelaire’in “ yararlı bir adam olmak bana hep iğrenç bir şey gibi gözüktü” sözleri Hidayet’in kaleminde “ çalışıp çabalamak kof adamların işi. Kendi içlerindeki çukuru doldurmak için yoksul insanların malına mülküne sarkarlar”[22] şekline bürünüyor. Ayrıca Baudelaire’in de tıpkı Hidayet gibi Hindistan’a gitmiş olması bunca paralellikten sonra pek de şaşırtıcı bir durum olmasa gerek.
     Yaşadığı çağ bir yazarın duyarlılığını ne derece etkiliyor, tam olarak ölçemeyiz. Ancak önemli bir etkisi olduğu kesin. Günümüzde yaşadığımız sorunları kendi yaşamlarında alabildiğine yoğun yaşayıp hisseden ve bunu en ele alınmayan tarafından ele alıp en kapsamlı değerlendirecek kadar güçlü; dahası kendi yaşamına son verecek kadar duyarlı düşün-edebiyat insanlarının neredeyse yok denecek kadar az olmasını neyle açıklayabiliriz acaba? İnsan soyunun dayanıklılığının artmasıyla mı, dünyamızın daha sorunsuz bir hal aldığıyla mı;  sorunların daha yontulup inceltilerek herkese fark ettirmeden sindirildiği gerçeğiyle mi yoksa Benjamin’in de belirttiği gibi enformasyonun[23] icat olunup mertliğin bozulduğuyla mı?
     Sadece iki isimden yola çıkarak başladığım yazımın aslında büyük bir çember olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bu iki büyük isimlerin yaşamlarında etkili isimlere bakmam yeterliydi. Burada yaşamından bahsedemediğim ve Benjamin’in en çok etkilendiği isimlerden olan ve politik kişiliğinin şekillenmesinde belirleyici olan üç isim; Bertolt Brecht, Ernst Bloch ve Theodore W.Adorno; yine, sosyolog Simmel. Hidayet’in beslendiği önemli kaynaklar olan Guy de Maupassant, Çehov, Dostoyevski, Rilke: bütün bu isimlerin ölümleri ve dolayısıyla yaşamları şaşmaz bir paralellik içinde. Doğal olduğu oranda şaşırtıcı bir çember bu. Bu çemberin ortasında şimdi, paramparça olmuş uyum, disiplin, yararlı insan, siyaset, ölüm kavramlarıyla kalakaldım. Anladım ki sınırları zorlayacak kadar yoğun yaşanmayan duyguların hiçbir değeri yok. Aksi ise, yani alabildiğine yaşanan acı, öfke, yabancılık ve boşluk duyguları, oluşturduğumuz sahte ahlak, disiplin ve başarı duvarlarımızı ezip geçiyor. Kötülük çiçeklerinin[24] kokusu günümüzün pek de moda olan yapay parfüm kokularını bastırıyor, şimdilik tam tersiymiş gibi görünse bile. Benjamin’in ifadesiyle, “ aslında zekâ ve sıcakkanlılık gerçek lükse nüfuz edip onu unutturabilir, ama önümüzdeki resmigeçit yapmakta olan lüks mallar öylesine yüzsüz, öylesine kesif ki, zihnin fırlattığı bütün oklar bu sert yüzeye çarpıp parçalanıyor”[25].
     Kırk sekiz yaş ölmek için erken bir yaş gibi gelebilir. İnsanın yaşamına kendi eliyle son vermesi günah, uygunsuz ya da anlaşılmaz görülebilir. Büyük Alman filozofu Nietzsche gibi, ‘ yalnızca doğal ölüm, en rezil ölümdür, haksız zamanda ölümdür, bir korkağın ölümüdür’ de denilebilir. Ölümün sesine kulaklarını tıkayanların kendi kişiliklerini hayatın hayhuyu arasında yok ettiğine inanan Hidayet de ölüm isteğini ‘ hırsızların, kaçakçıların, para düşkünü ahmak yaratıkların arzularına göre düzenlenip yönetilen bu yaşamın kirli ihtiyaçları uğruna kişiliğini yitirmek istemeyişiyle açıklıyor[26]. Hangi görüşte olursak olalım, tamamlanmamışlığın, yarım kalmışlığın güçlülük ve kararlılık belirtisi, yaratıcılığın devamlılığının en büyük dürtükleyicisi olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Biz ne dersek diyelim, “ Deha zahmettir”. [27]
 

[1] “Kafka ile söyleşiler” Gustav Janouch
[2] “ Son Bakışta Aşk” Walter Benjamin s. 66
[3] “ Aylak Köpek” Sadık Hidayet   s. 40
[4] A.g.e.    s. 38
[5] A.g.e.    s. 71
[6] “ Aylak Köpek” S.Hidayet    s. 30
[7] “ Son Bakışta Aşk” W.Benjamin   s. 106
[8] A.g.e.     s. 61
[9] “ Aylak Köpek” S.Hidayet.    s.   33
[10] A.g.e.  s.   78                                                                                            
[11] Walter Benjamin, a.g.e.    s. 53
[12] S. Hidayet, a.g.e.   s. 34
[13] “ Vejetaryenliğin Yararları”, YKY, 1997, Mehmet Kanar
[14] “ Hacı Aga” YKY, 1998, Mehmet Kanar
[15] “ Hayyam’ın Teraneleri” YKY, 1997, Mehmet Kanar
[16] S.Hidayet, a.g.e.     s. 26
[17] Edgar Allen Poe ( 1809 – 1849 )
[18] “ Kör Baykuş” , Varlık, 1977, Behçet Necatigil
[19] “ Aylak Köpek” S.Hidayet     s. 32
[20] Charles J. Baudelaire ( 1821 – 1867 )
[21] W. Benjamin, Son Bakışta Aşk, s. 53
[22] S. Hidayet, Aylak Köpek, s. 80
[23] “ Burjuvazinin gelişmiş kapitalizmde matbaayı en önemli araçlarından biri kılarak egemenliğini tam olarak kurmasıyla birlikte, kökeni ne kadar eskiye uzanırsa uzansın daha önce destan türü üzerinde hiçbir zaman belirleyici bir etkisi olmamış yeni bir iletişim biçimi ortaya çıktı. Ama artık bu iletişim biçiminin böyle bir etkisi var. Hikâye anlatıcılığına en az roman kadar yabancı, ama ondan çok daha tehditkâr, aynı zamanda romanı da krize sokan bu yeni iletişim biçimi enformasyondur”. W. Benjamin, ‘ Hikâye Anlatıcısı’ adlı makalesinden.
[24] Kötülük Çiçekleri, C.J.Baudelaire
[25] W. Benjamin, Son Bakışta Aşk, s. 61
[26] S.Hidayet , ‘ Karanlık Oda’ adlı öyküsünden
[27] W. Benjamin, Son Bakışta Aşk, s. 52