Abartılı Bir Normallik Bahanesi: SAKİ

     İnsan bazen bir yazı okur ve elime kâğıt kalem alsaydım aynen bunları yazardım diye düşünür. Bu duygu çok sık tekrarlanıyor ve de sessizce insanın içinde birikiyorsa benzer duygular zamanı geldiğinde farklı sözcük ve biçimlerde de olsa yeniden yazıya dökülür. Yazın alanının bu etkileşim süreci aynı zamanda üretim sürecinin en doğal seyridir. Yani iyi bir yazardan, şairden vs etkilenmek onun kötü bir taklidi olmadıkça olumsuz bir durum değil. Hatta yazan insanın bir başka yazarı kendine örnek alması, ondan etkilenmesi neredeyse kaçınılmaz bir şey.

     Bu düşüncelerim, çok geç keşfetmiş olduğum bir yazarla daha da pekişti. Saki. Oldukça etkileyici bir yazar Saki. Hatta nasıl olur da bu güne kadar bu yazarı hiç tanımıyordum diye hayıflanmama neden olacak kadar etkileyici; onun İngilizce bir cep öykü kitabını bana hediye eden ve onu tanımamı sağlayan dostuma abartılı bir minnet borcu duymama neden olacak kadar etkileyici.
Bir düşünün, kumar alacağını evlilikle kapatmayı kabul eden bir adamın, borcun sahibi genç kızla değil de, annesiyle evlenmeyi istediğini son anda öğreniyorsunuz. Ya da araları hiç de iyi olmayan iki misafirden ilk geleni akla gelmedik dalaverelerle evden uzaklaştırdıktan sonra gelecek olan ikinci misafirin gelişini ertelediğini bildiren telgrafını okuyorsunuz. Konuşmayı öğrenmiş olan kedinin – Tobermory – bir ev partisinde, kalburüstü davetlilerinin gerçek yüzlerini ve gerçekte birbirleri hakkında ne düşündüklerini uzandığı yerden, miskin ve acımasızca deşifre etmesine tanık oluyorsunuz. Yine, seçim kampanyasında kendine yararlı olacağına inandığı hatırı sayılır bir hanımefendiyi ziyarete giderken, trende karşılaştığı gence verdiği sözü tutmayan adamın, eve ulaştığında bu gencin misafiri olduğu hanımefendinin oğlu olduğunu görüyorsunuz. Şaşırtıcı değil mi? Bir de bunlara sipsivri bir dille alaysı ironinin mükemmel bir karışımla oluşturduğu uyumu eklediğinizde daha da şaşırtıcı. Tıpkı yaratıcıları Saki gibi.
     Saki’nin öykülerine sadece şaşırtıcı demek gerçeğin sadece bir kısmını ifade etmek olur. Saki sadece şaşırtmıyor, aynı zamanda insanın içine acımasız bir ayna tutuyor. Gülümsemesinin arkasına sakladığı nobranlığı, tatlı iltifatlarının arkasına sakladığı hakaretleri, katı ahlakının arkasına sakladığı sapıklığı, sevgisinin arkasına sakladığı nefreti ince bir ironiyle yansıtıyor bu aynaya.  İnsan ne kadar cilalarsa cilalasın gerçekte bir hayvandır; içgüdüsel olarak vahşidir gerçeğini gülümseterek işliyor beyinlere. Saki bunu şaşırtıcı bir kurguyla ve bizzat hayvanlarla anlatıyor. Böylece nefret ettiği İngiliz aristokrasisinin bütün sahteliğini ve traji komik özünü pervasızca ortaya seriyor.    
      Adını İran edebiyatının gönlü bol şairi Ömer Hayyam’ın Rubailer eserinden etkilenerek aldığı söyleniyor. İskoç soylu sınıfından gelen, dönemin İngiliz sömürgesi Burma’da
( bugünkü Myanmar) Polis teşkilatında çalışan bir genel dedektifin üçüncü çocuğu olarak doğan ve asıl adı Hector Hugh Munro olan Saki ile ondan neredeyse sekiz yüz yıl önce yaşamış olan esrik Fars şair arasındaki bu ilişki anlamlı. Zor geçen bir çocukluk ve toplumsal kirlenmenin arasında, gönül temizliğini her şeyin üstünde tutan, haksızlık ve zulme taviz vermeyen, her şeye rağmen bu dünyanın güzelliklerine ve nimetlerine ( aşk, şarap, yaşama sevinci vs.) inanan Hayyam, onun özlediği ve eksik kaldığı bu yanını tamamlıyor olabilir. Öte yandan Hayyam, Saki’nin öykülerindeki kadar ürkütücü ve sürprizlere gebe olmasa da, çok sade bir üslupla yazmış olsa da, en az onun kadar iğneleyici ve alaycı. Hayyam’ın bu sadeliğini, hoşgörüsünü ve iç huzurunu şarapla kazandığına inanıyorum. Saki de eğer Hayyam’ın şiirlerindeki içki sunan değil ( saki) de içki sunulanla kendini özleştirebilseydi daha sade bir ruha sahip olabilirdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.
Belki de, yine benzer nedenlerle bu takma ismi, ‘dünyayı olduğu gibi kabul edip keyfini çıkaran canlılar’ olarak nitelediği hayvanlardan, aynı adı taşıyan ve bir öyküsünde küçük, uzun kuyruklu bir Güney Afrika maymunu diye tanımladığı hayvandan -bu Saki de, tıpkı kendisi gibidir: nazik görüntüsünün altında kötücül bir iz taşımaktadır- da almış olabilir. Zira hayvanlara, özellikle de vahşi hayvanlara olan ilgisi büyüktür. Hatta bir süre küçük bir kaplan yavrusu bile besler. Bir öyküsünde belirttiği gibi hayvanlar ona değil, o hayvanlara aittir, ruhen ve bedenen. Çünkü onlar onun isteyip de yapamadığı her şeyi yapmaktadırlar. Üstelik doğal yapılarına biraz da kurgu eklendiğinde çok daha etkili olabilmektedirler. Eserlerinde hayvanları en zalim karakterlerle böylesine çok ve etkili kullanan bir başka yazar daha yoktur.
Yine de haksızlık etmek istemem Saki’ye. Burma kedisinin Burma’dan ( İngiliz sömürgeciliğinde ismi Birmanya) götürülen çok güzel bir cins dişi kedi ile Siyam kedisinin çiftleştirilmesi sonucu elde edilen, İngilizlerce sahiplenilmiş çok değerli melez bir kedi cinsi olduğunu öğrenince, Saki’nin öyküsündeki kedi Tobermory bana çok normal, hatta fazla mülayim bile geldi. Üstelik sömürgeciliğin sığ ve ham insan tiplemeleri içinde olup da bunun ruhunda yarattığı kasvet ve kirlenmeyi öfkeyle anmaması anormal olurdu. Tıpkı Ömer Hayyam’ın dediği gibi:
“ Ben gönlü temiz insanlara kurban olayım
   Gezsin başım üstünde benim, hoş tutayım.
   Ham insanı al karşına, söylet azıcık,
   Dön, sonra cehennem ne imiş, gel sorayım.”
      Yalıtılmış ve katı bir din ve ahlak disipliniyle büyütülmesi, Saki’nin neredeyse bütün yaşamını etkileyen uğursuz bir ur gibidir. Eserleri de bunun izleriyle bezenmiştir. Zaman zaman son derece dehşet verici olan hayvan kahramanlarının annesini öldüren inekle - bir terzi olan annesi Hector henüz iki yaşındayken, kaçan bir inek tarafından ağır yaralanıp ölmüştür -  bağlantısı kesindir. Yine ölümcül hayvanlarının kurbanları ile halaları –  annesinin ölümü sonrası Saki ve iki kardeşi İngiltere’ye babaannesi ve iki halasının yanına gelir. Ne var ki bu kadınlar çocuk yetiştirmek için fazla katı, tutucu ve acımasızdırlar, öyle ki kamçı ve kırbaç sık sık kullandıkları terbiye araçlarıdır – arasındaki su götürmez benzerlik kaynağını buradan almaktadır. Yaşam işte, her şeyi kendi şaşmaz düzeneğinde işliyor. Bilinçaltının hiçbir kalıba sokulamayan intikamı kendine bir şekilde kanal buluyor.
     İngiliz soylu sınıfının bütün iç yüzünü en az George Orwell kadar bilen Saki neden yirmi üç yaşındayken tıpkı babası gibi Burma polis teşkilatına katıldı? Neden birinci dünya savaşında yaşı asker olamayacak kadar ilerlemişken, üstelik de kendisine sunulan rütbeyi de reddederek sıradan bir asker olarak savaşa gitti? Acem şiirlerini ve Doğu masallarını bu kadar seviyorken nasıl böyle bir şeye gönüllü olabildi? Neden siperde bir kurşunla vurulmadan önce son sözleri yanında sigara içmekte olan askere “ Söndür şu lanet sigarayı!” oldu? Yanındaki asker sigara değil de Hayyam gibi şarap içseydi de tepkisi aynı mı olurdu?
Bütün merakıma ve araştırmalarıma rağmen Saki’nin sigara ve içki, en azından şarap içip içmediği, içiyorsa ne kadar içtiği bilgilerine hiçbir yerde ulaşamadım. Acaba adının anlamı gibi içkiyi sadece sundu mu?
 
      Tüm çekiciliklerine rağmen bunaltıcı bulduğu kadınlara hiç yaklaşmadı. O bir eşcinseldi. Yaşadığı dönemde eşcinsel bir ilişkinin büyük bir suç olması bu özelliğinin, hala tam aydınlanamayan taraflar barındıran bir sır olarak kalmasına neden olmuştur. Yaşamını belirleyen ve hatta kişiliğini şekillendiren en önemli kişi, en yakın dostu olan ve ölene kadar hiç ayrılmadığı, kendisi gibi hiç evlenmemiş olan güçlü ve zor bir kişiliğe sahip kız kardeşi Ethel olmasına rağmen, kadınlara ve kadın hakları savunucularına karşı alaysı bir hor görü sergilemesinin nedeni bu kendini açık ifade edemeyiş olsa gerek. Az da olsa bazı öykülerinde güçlü, olgun kadın karakterlere rastlamak da mümkün. Bu çelişkide kendisini büyüten kadınların ruhunda yarattıkları tahribatın rolünü de görmek mümkün.
      Yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel yapısını nükteli ve bazen da dehşetli bir dille hicvetti. Ölümüne sıkıldığı- ama sıkı bir parçası olmaktan da kendini alamadığı – bu yaşam tarzını bir düşman gibi yazdı. Hem sömürgeciye ait, hem de sömürge ile iç içe olmanın getirdiği çelişkili ve tutarsız iç dünyaya sahipti. Bu toplumda sadece derin günahın güzellik olduğuna, adreslerin nerede olduğumuzu gizlemek için var olduğuna ve küçük bir hatanın tonlarca açıklamadan kurtaracağına inandı.
     Yazdıkları ve yaşadıkları, normal olmayan, aykırı iç dünyası ile abartılı normal olma çabası arasında sıkışmışlığın öfke dolu haykırışlarıydı. Onu kısa öykünün en zirvesine oturtan işte bu trajik kendinden nefretti.