HAKİKATİN DERİN AKUSTİĞİ İÇİNDE ŞİİRSEL ALGIYA KALAN UÇUCU MİRAS: WALTER BENJAMİN

 
Harikulâde çevirisinin yadsınamaz katkısı bir yana, “Şiir”in üzerinizde bıraktığı etkiyi tam anlamıyla kavrayabilmeniz için yılların geçmesi gerekebilir. Hele de, anlamı hor görüp imgenin tehlikeli, teklifsiz, ama bir o kadar da yaşatıcı boşluğunda salınmayı, sadece ve sadece deneyimlerden medet ummayı yeğleyen bir okursanız, “Şiir”deki imgenin mutlak anlamına devrilip sizi ne vakit kurşunlayacağı hiç belli olmaz. Açıp açıp okur, dostlarınızla paylaşırsınız, hatta bir keşif yapmış gibi gönenir-siniz, ama nafiledir tüm bunlar – eksik-tir. Eksik olanı bulabilmekse zaman alır, bazen bir ömür bile harcanabilir bir imgenin peşinde. Fakat, an be an kristalleşen bir hayatın içinde, üstelik de unutmanın keskin virajlarına rağmen nihayet size ulaştığını düşündüğünüz son yerde, bu karanlık ve kurak imgenin aydınlattığı sahihlik, gerçekte olmayan, sizin uydurduğunuz (şiir buna yatkınlıktır en azından) bir anlama denk düşme tehlikesini taşır her zaman. Oysa, henüz bu “Şiir”le rastlaşmadan çok önce –bütünüyle sezgisel bir kavrayışla da olsa, kimi yaşam izleklerinin çocukluğunuzun avlusunda bıraktığı ayak izlerinin peşine takılmak adına– bir iç sesin kılavuzluğunda bir ağaca incelikle seslenmiş olabilirsiniz pekâlâ:  
 
“yani kim getirdi sizi 
duygularını tutumlu kullanması tembihlenmiş
bu çam ormanının karşısına (…)
ah canım badem ağaçları
ne yaşatıcısınız böyle
duygularınızın sunumundaki sonsuz cömertlikle
ah canım aptal ve çılgın badem ağaçları”
 
     Ancak “çocukça bir dil eksikliğinin” bağışlayabileceği böyle bir gözlemin dil ile bu eksik fakat kaçınılmaz tasviri, eksikliğin farkına varıldıkça her yönde genişleyecek, lâkin, kırılmaz mutlak bir döngüyle, her ilkyazda “düğmelerini imlasız bir rahatlıkla lodosun sevimli yaptığı ölüme açan” bu şövalye ruhlu gösterişsiz ağaçlara o arkaik gözlerle bakma alışkanlığı hiç değişmeyecektir. Ki, siz de nicedir, suya duyduğunuz özlemle çelişen, çeliştiği için de ışık saçması beklenen bir merakla yüklenmişsinizdir bu müphem imgenin dalına. Aynı ‘yemiş’i muazzam bir kedere dönüştüren o “Şiir”le ilk rastlaşmadan sonra ise, bir dayanışma, olumlanma ve gözetlenme beklentisinin keskin ve yüreklendiren duygusu eşliğinde, bu acı meyvenin kabuğuna yerli yersiz ve daha bir hızla vurmaya başlarsınız. Sırf bu imgenin gizliyor olduğunun hatırına mıdır nedir, kendinizi yaralarsınız da üstelik. Sol elinizin baş parmağı, aynı elin tetik parmağının taş kıvamındaki sırdaş parmağıdır artık, ve yazı yazan elin önünde, beyaz kâğıdın üstünde durur her seferinde, unutmanıza asla izin vermeyecek bir kararlılıkla ve kıpırdayamadan:
“Oysa, zaten, evin bahçesi, ya da duvarlardan sonra avlusu demek mümkün, arkası görülmeyen tepeye doğru hafif bir meyille yükseliyor, en son gözün bedenini belinden kıramadığı kadar uzakta, son bademlerden bir sınır çiziyordu kendisine. Buradan bile bakışlar duvarı aşıp bademlere deyemiyordu. Öyleyse durduk yerde bademleri budamak niye akla gelmişti?”
“İlk yaz tatili güzeldi, hem çok güzel, Side’yle Akdeniz’e gitmişler, Batık Şehrin tam karşısındaki tepede, Bademli Ev’in bahçesinde kalmışlar, bahçedeki, oysa öksüz bademlerden çok daha büyük olan, gövdesiyle öksüzlüğü arasındaki bariz kontrast bakanı daha da şaşkınlığa uğratan, ama susuzluğu gövdesinden her daim daha görkemli olmuş badem ağaçlarının, o en külhanbeyi baba bademin altına çadırlarını kurmuşlardı…” 
“Side de artık bu ismi sayıklar dururdu ya, aşklarının ömrü boyunca, en olmadık yerde, en beklenmedik anda, oysa mutlularken, oysa gerçekten çok mutlularken, mutluluktan uçacak kıvama gelmeye sadece bir badem kalmış iken. Durduk yerde, bile bile, bademleri bile kanatan bir karanlık belleğin içi bir cadı kazanı gibi fokur fokur kaynıyor olmalıydı! Tam da böyle tariflenebilirdi. Elbette sevilen kadın Deniz’in sevgilisi olmamış olsaydı…”
“Şehirde çoktan iki kulaç yükselmiş olan güneş, burada, bu gölde, karşıdaki çimenli tümseğin de arkasındaki bademli tepeden henüz doğuyor.”
“Hışır, hışır, çıtır, çıtır… Doğurgan bir yağmur başlamıştı, uzaktaki kırların melankolisine ve tepenin üstündeki bademlerin şaşkınlığına bulanmış toprağı havalandıran, fesleğen kokan bir güz yağmuru…”
 
     Hatta, bu kararlı duygusallık “Şiir”i yeniden üretmek cüretini göstermenize neden olur ki, sizi en çok mutlandıran ve onurlandıran da budur:
 
“Bu sesteki alay ise, insanların güneşin altında gördükleri her şey gibi net, görüp de yeterince, hatta fazlasıyla anladıklarını düşündükleri kadar gerçekti. Bu gerçeklik yaşanılanı aynılaştırıyor, ortaklıklarsa hayatı tahammül edici kılıyordu. Ve fakat hiç kimse, gözün yanıltıcı ipliğini bir ucundan çekip teyeli sökmeyi, sonra da bu yuvarlak kamerayı avucuna alıp bir bademle değiştirmeyi aklının ucuna getiremiyordu. Çünkü bu olanaksızdı, çünkü insanlık pastasının en acı kısmı şairlere ayrılmıştı. Kalanlar açıkgöz, kalanlar geveze, kalanlar yumuşak, Side ise çok küçüktü. Side çok güzeldi.”
 
 
II.
 
Aylardır Moskova Günlüğü’nün[1]  izini sürüyorum. Geçen senenin güzünde, İstanbul Kitap Fuarı’nda yayınevinin katalogunda gördüğüm, fakat raflarda bulamadığım günden beri. Nihayet geçen hafta, hem de hiç aklımda yokken rastlayıverdim Günlüğe. Uzunca bir süre, içimi serinleten ön kapağı seyrettim – çok beğenmiştim. Eve bir an önce varıp beni bekleyen melankoliyi yaşamak istiyordum. Yürürken arka kapak yazısını okudum. Metroda kitabın içindeki fotoğraflara baktım. Bazıları bende de vardı ve günlüğün el yazısı fotoğrafı odamdaki Benjamin resminin altında asılıydı.
Benjamin okumak, tıpkı şiir okumak gibi, metnin çarpıcı şiirselliğini tersyüz edebilmekle olası kuşkusuz. Ne var ki, dudakları açılmadan önce, onun yaşantısının ve yazma biçiminin kendi elinden yapılma imgesi olan, içinde inci vadeden istiridyenin, öncelikle bulunması ve su yüzüne çıkarılması gerekliydi. Böyle bir iddianın bir günlük için ne denli olası olduğunu düşünedurayım, bu güçlü duygunun okumama eşlik etmesine bir türlü engel olamıyorum. Dostu Gershom Scholem’in Önsöz’ünde yazdığı, “Bu önümüzdeki belge, söz konusu bölümü okumuş okurlar için acı ve yürek daraltan bir sürpriz olmalıdır,” tümcesini okuduğumda, (s. 24), söz konusu edilen bölümün, Benjamin’in hayatına özgü gizemin varlığına teğet biçimde, –Editörün ve Çevirmenin Notları’nı saymazsak– kitabın en sonuna/dibine konulmuş olduğunu fark ediyorum. Metni/belgeyi acı bir sürprize dönüştürecek olan bölüm, Asja Lacis’in 1971 yılında yayımlanan Meslekten Devrimci kitabının Benjamin’le ilgili anıların anlatıldığı bölüm. Sürpriz sürpriz gibi olmalı, yürek daraltmalı diyerek, 170’nci sayfaya şöyle bir göz atıp yeniden kaldığım yere dönüyorum…
Günlüğü okurken kapıldığım duyguları tariflemek oldukça güç. Hüzünlü bir anlatı olarak okumaya baştan niyetlendiğiniz bir kitapta, Benjamin’in kimi metinlerini (Tek Yönlü Yol’dan sevgilinin yüzündeki kırışıklıklarla ilgili bölümü örneğin) belli ki gerçek öznesine ilk kez okurken (s. 34), kitaba yayılan merkezi duygudan kaçış yok. Yaratılan bir ara mekân var sanki ve sizi de emip içine alan bu yerde geçmiş cisimleşiyor, tüm dramatik yanıyla hâlâ yaşanıyor hissi uyanıyor. Moskova’yla ilgili keskin ve renkli ayrıntılarda bile, Asja’ya dönük gizli, besleyici bir soluğu sezdiriyor günlüğe sinmiş olan içtenlik. Benjamin gibi, her sayfada Asja’ya rastlamak beklentisinin gerilimi ve kaleminizin yalnızca ikisinin birlikte olduğu anları anlatan tümcelerin altını çizmek istemesindeki sabırsızlık… Bir yazarın platonik yalnızlığındaki kedere, ne denli mahrem olursa olsun, katışmak arzusu bu. Açılımlı ve çok boyutlu çünkü: “Ve Asja’nın hiçbir şeyle paylaşmak istemediği o tutkulu ilgiyi, ondan hiç cesaret almadan ve dostluk görmeden gösteremem.” (s. 79) Bu zarafet ve kaygı yüklü beklenti, Benjamin’in yazarlıktan umduğu insanca ve asgari bir beklenti de aynı zamanda.
Kitabı “Patolojik Bir Kararsız”ın platonik yanına/aşkına duyduğunuz ilgiye dönük okuyunca, neredeyse her sayfada birden fazla olan, toplam 191 adet son-not ilginizin dağılmaması için daha fazla çaba harcamanızı gerektiriyor. Tıpkı Benjamin’in buz kaplı Moskova sokaklarının dar kaldırımlarında hem yürüyebilmek hem de bakabilmek için sarf etmek zorunda kaldığı ek yorgunluğu duyumsatıyor. Çünkü bu notların birkaç tanesi hariç hemen hepsi ikinci ve farklı bir okumaya yönelik bilgilendirme amaçlı notlar. Editörün ve Çevirmenin Notları başlıklı en sondaki bölüm ile asıl metin arasındaki bu sonsuz gidip gelmelerin, bir anda Önsöz’de kapıldığım fakat kaçındığım duygunun –Benjamin’in hayatına özgü gizemin varlığına teğet biçimde– yerine geçtiğini ve aynı zamanda bu duygunun “acı ve yürek daraltan sürpriz”ini askıya da almak için olduğunu fark ediyorum. Ama, bunu yaparken de, her seferinde iki kere olmak üzere, bu keder dolu sürprizin üzerinden son-not sayısının iki katı kadar geçiyorsunuz. Notların ilgili sayfaların altında dip-not olarak değil de, bu haliyle bir son bölüm olarak kitabın en arkasında sunulmasını, kitabın ruhuna, başka hiçbir kitapta olmayacağı kadar yakıştırıyorum.
Bu zorunlu kırılma anlarıyla bölünen okumamın 164’üncü sayfasındaki, “Patolojik Kararsız” Asja Lacis’in Anıları ve Gershom Scholem başlıklı ve çevirmenin değerlendirmesi olan yazıya geldiğimde, bir yazarın çevirdiği kitap için yazdığı değerlendirme yazısının yeri kadar, ilgilendiği konu da şaşırtıyor bir kez daha. Çevirmen Cemal Ener yeniden Gershom Scholem’in söylediği “acı ve yürek daraltan sürpriz”ine yönlendiriyor okuru. Sanki herkes kendi penceresinden görebildikleriyle Benjamin’in hayatındaki bir giz perdesini aralamaya çalışıyor. Aynı yazıdan, Benjamin adının bir dönem Gershom Scholem ile Asja Lacis arasındaki zorlu rekabetin nesnesine dönüştüğünü, Scholem’in Kudüs’te güvenli bir yaşam vaadinin Benjamin cephesindeki nesnel dayanaklarının neler olduğunu ve fakat platonik bir aşkın bu dayanakların önünde onu nasıl kendi deyimiyle patolojik bir kararsızlığa sürüklediğini okuyoruz. Nihayet, çevirmenin yazısında (niyeyse?) kullandığı ve Asja’nın anılarındanalıntıladığı tümcelerle, Scholem’in –haklı olarak– günlüğü neden yürek burkan bir sürpriz olarak değerlendirmek gerektiğini, Asja’nın ağzından öğreniyoruz: “Bir keresinde yanında İbranice öğreten bir kitap taşıyordu; İbranice öğrendiğini söyledi. Belki de Filistin’e gidecekti. Dostu Scholem, orada maddi güvenliğini sağlayacağını vaat etmişti. Nutkum tutuldu; sonra da aramızda sert bir tartışma çıktı: Normal düşünebilen, ilerici bir insanın yolu Moskova’ya çıkardı; Filistin’e değil. Walter Benjamin’in Filistin’e gitmesini engelleyen kişinin ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.” (s. 167-168)
Acı ve yürek daraltan sürprizi hem de fazlasıyla aydınlatan bu tümcelerle –Asja’nın kitabındaki Benjamin ile ilgili bölüme henüz birkaç sayfa kala– zamansız ve teklifsiz karşılaşmam bir yana, bu sözlerin, Benjamin’in ‘Marksist vicdanıyla yüreği ve duyarlığı’ arasındaki trajik ölümüne dek süren gerilimin, ki yaşadığı/sürüklendiği olayların gerçek nedenidir, sevdiği kadın tarafından sanki hiçbir zaman, hiçbir şekilde algılanmamış olduğunu düşündürtecek kadar steril bir şekilde –çok yıllar sonra bile olsa, özellikle son tümcedeki soğukkanlılıkla– söylenmiş olması sarsıyor beni.
Sanırım, Benjamin kadar, yazma etkinliği ile yaşamı arasında derin ve kederli benzerlikleri olan çok az yazar yaşadı dünyamızda. Direnenler direnmekte devam etsin, “alegori’nin sanatsal algının özel bir biçimi” olduğu düşüncesi geçerliliğini sürdürüyor hâlâ. Tarihin uçucu imgesini en silik, gözden düşmüş nesnelerde bulmayı amaçlarken önerdiği ve yakalanması neredeyse imkânsıza yakın o son bakışta beliriverecek olan ışık, hakikatin derin akustiği içinde şiirsel algıya kalan bir miras yalnızca.
Acı ve yürek daraltan sürprizle –onu sahiplenmekten kendini alamayan çevirmen sayesinde, aslında yayıncı sayesinde denmeli belki de!– beklediğimden önce karşılaştığım için, hemen ardından gelen ve baştan beri sürprizin asıl yeri olarak sunulan Asja Lacis’in yazısını okumasam mı acaba? Ama kitabın tüm biçimlenme/düzenlenme çabalarını aşan, altüst eden okuma edimi tek kişilik, deneyim tek kişilik… Acı/tatlı bir başka sürpriz, belki de sadece benim için ayrılmış ve yalnızca beni bekliyor. Benjamin’in incisini koruyan istiridye gibi, bu meyveyi de sert kabukları saklıyor.
Kendisi gibi Yahudi olan yüzyılın bir başka trajik yazıcısı “Şiir”ini yazarken, bu aşkın rastlantısal başlangıcındaki ‘acı meyveden’ ne kadar haberliydi acaba? Bu kitaptan benim payıma düşen, yazgıyı kuşatan, emip içine alan en kederli sürpriz bu işte:
  
Say Bademleri,
say acı olup da seni uyanık tutanları,
beni de kat aralarına:
 
Gözlerini aramıştım açtığında,
ve kimse bakmadığında yüzüne,
o gizli ipliği
düşüncelerindeki çiğ tanesinin 
içinde hiçbir yüreğe yolu düşmemiş
sözlerin korunduğu testilere
köprü olmuş
ipliğine bağladım.
 
İlk kez orada senin oldu adın,
emin adımlarla yürüdün kendine,
suskunluğunun çanlarıydı özgürce çalınan,
yanına geldi kulak verdiklerin,
ölen, sana da sardı kollarını
ve üçünüz geçip gittiniz.
akşamın içinden.
Beni de dönüştür acıya,
kat beni de bademlerin arasına.[2]
 
     “Reich birkaç haftalığına Münih’e gitmek zorundaydı. Bense sık sık alışveriş etmek üzere Daga’yla birlikte piazza’ya çıkıyordum. Bir seferinde bir dükkândan badem satın almak istedim. Ancak bademin İtalyanca’sını bilmiyordum ve satıcı da ne istediğimi bir türlü anlamıyordu. Yanımda bir adam duruyordu ve “Hanımefendi, size yardımcı olabilir miyim?” dedi. “Lütfen,” diye karşılık verdim. Bademleri aldım ve elimdeki paketlerle piazza’da yürümeye başladım – o bey peşimden geldi ve “Size eşlik ederek paketlerinizi taşıyabilir miyim?” diye sordu. Ona döndüm – sözlerini sürdürdü: “Kendimi tanıtmama izin verin – Doktor Walter Benjamin” – ben de kendi adımı söyledim.” (s. 170-171)
 
 
 
                                                                    Ankara, 11 Haziran 2001
 
 
 
 
 

 


[1] Walter Benjamin, Moskova Günlüğü, çev. Cemal Ener (İstanbul: Metis Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2001).
[2] Paul Celan, “Beni de Kat Acılara”, çev.: Ahmet Cemal.