BENİ LODOS ÖLDÜRDÜ

Müşg idi nesîmi bûstânın
Dinmezdi rüâfı ergavanın
(Hüsn ü Aşk’tan)

           Suskundum, gençtim, yalnızdım, tektim… Şehrin simgesi, parkın bir tanesiydim. Korkuyordum, güçsüzdüm… Yapraklanmadan önce açmaya, kokmaya, baharı bildirip neşe saçmaya hevesliydim. Kendime has pembe renkli elbisemi kuşanmaya… İbret olmaya… Umut aşılamaya…
Sırasıyla ısındı hava, su, toprak… Su yürüdü gövdeme, dalıma sımsıcak… Masmavi gök, bembeyaz bulutlar… Ipılık rüzgâr… Estikçe ruhumu okşuyor, sarıyordu tenimi… Sevişiyorduk masumca yeni yetme çocuklar gibi…
Nasıl mutluydum anlatamam. Ne idim, ne zaman açardım, hatırlayamam. Zamanı unutmuşum hepten… Almış aklımı götürmüş zamansız esen…
Aç, dedi bir ses birden kulağıma… Beklediğin budur, hadi durma!
           Bir günde giyindim göz alıcı renklerimi, duruverdim bahara… Açtım delicesine meydan okuyarak zamana… Her yanım çadır çiçek, baştan ayağa…
Ben böyle salınırken aşkla, arzuyla… İçimde çalan sevda şarkısıyla… Sertleşti birden ılık esen pervasızca… Öyle bir vurdu ki, kahredici… Yakıcı, bunaltıcı, bezdirici…
Tıpkı karşılıksız aşk gibi…
Adı Lodos’tur dediler, sıkı dur… Aman ha, lodosun gözü yaşlı olur.
Silktim omzumu, dedim, karışmayın, benim tek istediğim odur…
Parktaki taflanlar, yaban gülleri, cüce şimşirler kuytulara saklandılar.
Yılların yorgunu ağaçlar… Sedirler, serviler, çamlar… Ihlamurlar, çınarlar… Akasyalar… Kaygıyla sallandılar. Buruşuk gövdeler, pıtırdayan dallar…
           Ara ara inen damlaların gümüşlediği patikalardan bir ıslık tutturup aktı bıçkınca… Zavallı ağaçlar sarıldılar birbirlerine umarsızca… Tekinsiz kahkahasıyla aniden yükseldi… Toz toprak, tohum kozalak birbirine girdi. Savruldu etrafa yeni yeşeren yapraklar, patlayan tomurcuklar… Ahlar, vahlar, çatırtılar… Darmaduman oldu, kırıldı bütün dallar…
Şimdi isterik çığlıklar ata ata gidip gri-mavi camilerin tombak alemlerini yalayacak; serin avlularından kaldırdığı yüzlerce yıllık tozları, tombul güvercinlerin peşi sıra, kırık camlarından içerisine süzüldüğü Kapalıçarşı’nın daracık sokaklarına savuracak… Salıpazarı’nda başını rıhtıma vura vura ah çeken vapuru dürtüp bir nefeste sırtlardaki korulara, yalıdaki ıssız loş kayıkhanelere, açıkta demir tarayan gemilere çarparaktan edepsizce gezip dolaşacak…
Sonra kıyıda nazlı nazlı kırıtıp, Boğaz’ın aynalı sularında kendini seyreden Kız Kulesi’nin yanına varacak. Çıplak omzuna ateşli bir öpücük kondurup,
           “Ahdım var hey, duyuyor musun kız? Yirmi bin yaşına da gelsen alacağım seni! Beyaz köpüklü dalgalardan duvaklar takacağım başına, martılardan taçlar… Süsleyecek boynunu yağmur damlası elmaslar…” diyecek güler yüzlü hoyratlıkla…
Yan gözle Galata Kulesini yoklayıp “Erkek nasıl olurmuş göstereceğim bazılarına… Yıllardır karşı kıyıda sırık gibi dikilip seni oyalayana…” diyerek taş atacak fütursuzca…
Kollarına alıp yaşlı kızı, orasını burasına dokunacak… Yarım kalan hüzünlü aşkları, tadı damağında kalan eğreti sevişmeleri, terk edip giden vefasız sevgilileri hatırlatacak, mazide kalan arzuları kışkırtacak; yüz yıllardır gelenin geçenin ellediği, zorladığı, horladığı bedenine bir kez daha sahip olmaya çalışacak. Geçkin kız şu meşhur şarkıyı anımsatarak “Ah, ah!” diyecek “ Yüz yıllar önceleri nerelerdeydiniz? Boğazdan çok sular aktı… Çok gemiler geçti… Çok rüzgârlar esti…”
İşte o zaman istediğini elde eden lodos tıslayacak haince,
           “Yüz yıllardır gelir geçerim ama hiç gözüme çarpacak güzellikte bir kız görememişim buralarda nedense?”
Kız Kulesi ağlamaya başlar. Sesi, titrek martıların yürek yakan çığlıklarıyla bir olup Sarayburnu önünde yedi kardeş dalgasına; gözyaşları Boğaz’ın dip akıntılarına karışır… Kıyıları döve döve Karadeniz çıkışına varır. Rumeli Feneri’nin içi kanar, Anadolu Feneri’nin gözleri dolar. Parktaki ihtiyar çamın tepesi atar. Ağzına bir küfür dolar. Dolar ama dökülmez. Kibardır söyleyemez. Söylenir.
           “ Bunun babası belli değil!”
Diğer ağaçlar dayanamaz, koro halinde hışırdarlar,
           “Lodosun babası belli değil… Lodosun babası belli değil!”
Bu hışırtı parkın üstünde döner dolaşır, artar çoğalır. Genişler yayılır. Şehrin üstüne boşalır.
           Lodosun yüzü allak bullak olur. Öfkeden şişer şişer, tam patlama noktasında durur. Bekler. İçini çekip, boynunu büker. Usulca salınarak uzaklaşır. Diyar diyar, iklim iklim dolaşır. Bir nefeste baharat kokan uzak ülkelere, tuzlu, sıcak şarap rengi denizlere ulaşır. Kavrulan kumlu çöllerde geceler, tozlu dağ yollarında koşar, zümrüt tepelere çarpar, köpüre köpüre akan deli ırmaklarda yıkanır… Bulutları kovalar, yağmurları yakalar… Bazen toz taşır; bazen kum, kül, sap saman… ve gözyaşı çoğu zaman… Aradığını hiç bulamaz… Döner gelir yine, durduğu yerde duramaz.
Yılışık deniz kur yapar ona. “Hey yakışıklı!” der “Sen gönlünce gez bakalım. Biz olduğumuz yerde devinip duralım”
Geçer gider, denize çapkınca bir bakış atar. İşvelidir deniz, her yeri birden oynar… Israrla şıpırdar.
           “Hadi” der, “hadi ama ne duruyorsun? Biraz çalkalanalım, çırpınalım birlikte, eğlence olsun!”
Dünden razıdır lodos, dayanamaz. Güçlü isteklerine gem vuramaz. Uzun parmaklarıyla açar aralar tuzlu suları… Karıştırır, köpürtür, arttırır arzuları. Deniz hazla uğuldar. Dipten gelen bir dalgayla kabarır, kıvranır, çalkalanır, patlar. Köpük köpük, dalga dalga kıyılara vurur. Azgındır, doyumsuzdur… İnleyerek boşalırken sahillere “Daha” der “ biraz daha!” zalim sevgiliye. Çığlıklara karışır hazla… Bitmeyen bir ihtirasla… Bu sancılı ilişki böyle böyle sürer gider… Tekneler sürüklenir, dalyanlar sökülür, hayatlar söner…
           Denizi zevk çalkantısıyla bırakıp döndü yedi tepenin üstüne burnundan soluyarak… Parka girdi hışımla, lodosun babası belli değilmiş ha, diye uğuldayarak. Yaşlı çınarı, dibinden sarstı güçlü soluğuyla. Çınar titredi, sindi korkuyla. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin, dedi dönüp akasyaya… Yedi iklim dört bucak gezdirip söndüremediği öfkesini başladı kusmaya…
Gövdeler ayrıldı çatır çatır, kökler söküldü. Bütün kini, gazabı ortaya döküldü.
Sonra beni gördü birden. Esti geldi iç çekerekten. Kibirliydi ama nazik…
           Dedi, “Hanımefendi, nedir bu güzellik?”
Hızla gelip üzerime eğildi. Yayından fırlamış sarı kula bir tay gibiydi. Tütüyordu buram buram seğirirken bedeni… Ilık buharı yüzüme, nemli teni tenime değdi. Sardı sarmaladı, ah, baştan çıkardı beni. Dudaklarım sıcak denizlerin tuzuyla yanıp kavrulurken ellerim dolandı uçuşan yelelerine… “Gel bak” dedi “geldiğim yöne… Şu ışığa, şu sihre …”
Baktım ki Ayasofya’nın arkası yanıyor, dönmüş kıpkızıl cehenneme…
Her yerim birden tutuldu bu delişmen rüzgâra… Nasıl esiyordu amansızca, çılgınca… İçimde dışımda… Bedenimde, ruhumda…
           Tuttu kollarımdan birlikte havalandık. Hayal âleminde günlerce yol aldık. Kuşluk vakitleri eski saray avlularında, akşamüzerleri sinema çıkışlarında, gece yarıları köprü altlarında… Büyükada’nın mimoza kokan yollarında, Akıntıburnu Feneri’nin çakmalarında… Sarıyer’de tuzlu balıkçı ağlarında… Üsküdar’da, Moda’da… Beyoğlu’nda… Hep onun, hep o aşkın hayali yanımda… Ayaklarım yerden kesilmiş, dörtnala uçuyordum bu isyankârın kanatlarında… Gerçek miymiş, masal mıymış… Düş müymüş, uyku muymuş… Kimin umurunda?
Bir varmış, bir yokmuş. Ama doğruymuş. Lodosun yumruğu sert, gözü yaşlı olurmuş…
Usuldan soluyarak çekilirken insafsız, kendimi yerde buldum birden kolsuz kanatsız. Kanayak, ıpıslak, çırçıplaktım. Dökülmüştü güzel çiçeklerim hiç kalmamacasına boşalan yağmurla… Kan olmuş akıp gitmiş; toprak büsbütün kesmişti kızıla… İki bin yıl önce beyazken ihanetin utancından kan kırmızıya boyanan ben erguvan, o gün baştan aşağı kedere, hüzne bulandım. Gözyaşlarıyla yıkandım. Kırıldı dalım, budağım… Kurudu kanım, damarım…
Ben artık ölü bir ağacım…
Şimdi şu cansız köklerimi çekip çıkarsam da topraktan…
Gitsem…
Ortaköy Camii’nin demir parmaklıklarına tutunup sinsice ışıyan güney ufkunu tarifsiz kederler içinde seyretsem…
Dinmiş lodosların uğultusu hâlâ içimdeyken…
Yalvarsam şu oynak denize,
İzin ver eğileyim de şuracıktan vicdansız yüreğine
Bir avuç su alayım elime…
Ki onun güzel parmaklarının değdiği günahkâr köpüklerini
sürebileyim
gözlerime… dudağıma, dilime…

(Nisan 2001/ Yıldız)