Cathay ile Konuşma

çocukluğumu aramamı sağlayan gönülsüz fotoğraflara, bilmeden buna neden olanlara, beynimde dolaşan yılana, o büyük duvara, kirpiklerime sevgiyle dokunan herkese ve her şeye, en son gördüğüm düş/es/e, çevirmenin nefis dostluğuna…

*** 
Ormanın kenarına geldim, ağaçlardan göremedim onu. Islak yaprakların üstüne oturup düşündüm, beni hangi hayvanın doğurduğunu. Bilmek istemiyorum benden önce neler oldu, ben yaşarken neler oldu ve neler olacak benden sonra. Görebildiklerimle bile tutuştum, bir de Cathay’ı emdim. Ey okuyucu! Dilersen çıkart at bütün italikleri. Gene de sağlam durmalı ve selamlamalısın kalanı. Yakın olandan başlayacağım anlatmaya, tufandan ve uçurumdan. Uzak olanı anımsamaya çalışacağım, aşkı, hayatı ve düzenli kırları. Tersini yapamazdım. Korkmadığımı söyleyemem.
 
Ey okuyucu! Hakikatse istediğin
Tersinden ısır bir de bu kanlı Narı.
 
*** 
 
kucaklayın beni Yağmur, yağmur gibi acılar.
bağışlayın beni Giden acılar, dönen, dönen acılar.
 
 
 
KARGINMIŞ SEVİNÇ
 
ummazdım bir nar büyüyecek içimde
tufandan sonra
dağıtılmış bir kıyıda uyurken
Konuşmanın ne faydası var,
üzgünüm çoktan boğdum kelebekleri
konuşmanın sonu yok,
bir bıçak bile yetmez şimdi çoğaltmaya
Yürekteki şeylerin sonu yok.
kalbimde çürüyecek çünki sözün kalanı
ah sevgili gelincik
   sen hep çığlıklı parmaklarındaki kanı sev
 
ŞATO
 
çılgın duvarın taşlarıyla yapıldı şato
yeşil kurda tapınması için aldatılmış kuşların
bütün gülücükler yakıldıktan sonra 
 
ÖLDÜRME ÜZERİNE KISA BİR FİLM
 
sonra ıssız gecelerin sarhoşluğu başladı
uzun bakışları cüce kaşkollara dolayan
kırmızı şarapla parçaladım
üç kuşaktır gözlediğim anne kediyi
            ‘Şarap, şarap, işte şarap!’
kafanda bir şey mi var
/kan/at/larım
 
elbet her şey daha başka olabilirdi
durmadan kapanı yağlayan iştahlı akrep olmasa
Sarayın alevli öfkesini kim getirdi?
toz olup boşluğun gözlerini çalabilirdim
yağmurun yüzünde sesi geçen özgür bir ot olabilirdim
afyon ruhlu çiçekle aynı topraktan
kendiliğimden doğabilirdim
ki hiçlikten söz edilemez o zaman
uzun gemilere biner
geniş yelkenlere dolabilirdim
masaldan derin bir şefkat tırmanırdı yeryüzüme o zaman
 
her şey daha başka olabilirdi elbet
petekleri barut dolduran arıların çılgınlığı olmasa
Davullarla, iri davullarla orduyu kim getirdi?
 
akşamın zehirli kancaları sarkınca ruhuma
bir kitabın arasından çıktı kurutulmuş sis
sonra ıssız gecelerin serinliği başladı
uzun bakışları cüce kaşkollara dolayan
kırmızı şarapla parçaladım
üç kuşaktır beslediğim sarışın dişi kediyi
kafanda bir şey var senin
/kan/at/larım
  

 

KIZILDIR ŞİMDİ IRMAĞIN ORDAKİ OTLAR
 
büyük duvarlar öyle sessiz değildir
Duvarlar insan yüzüyle yükselir,
ve hiç kapamazlar gözlerini
ama düzenli olarak susadıkları söylenir
 
beynime vurulan baltayı buldum sonunda
yitirdim parmaklarımdaki çığlığı
(ağzında gökdelenler uçuşan bir kurdun resmi)
 
çılgın duvarın önünde
   ikizimin kanı ve bütün kötü şarkılar
 
 
KUSUYORUM MİDYELERİN İÇİNE
  
bir böcek gibi sırtüstü yuvarlandım
kargınmış düşlerimin içine
uçmak yakın
kendimi deli atlara bağladım
yalnızım
soğumuşum
bir kurdun gün ışığından korkması gibi
korkuyorum ikizimden
 
çoktandır rahatsız edemiyor kalabalıklar beni
sevgililer öpüşüyor etrafta
hepsi beni öpüyorlar sanki
morarmış dudaklarımı titreyen
kansız parmaklarımı öpüyorlar
aramızda korkunç gönendirici uzay
 
sık sık kusuyorum artık midyelerin içine
o çılgın duvara gidip
ucuz parfüm kokularını ve himayeli böcekleri
 
içimdeki düzeni parçaladı rüzgâr
çoktandır yeşil bir kurdun lânetiyle yaşıyorum
İncitiyorlar beni. Yaşlanıyorum.
ama ovmalıyım biraz daha dışımdaki cilâyı
kirpiklerime borcumu ödeyene kadar
 

 

KENDİMDEN ÖNCE KABUKLARIM
 
dinlendim çok dinlendim
fildişi kuleme çekilip
Yüz bülbülün amaçsızca şakımasını dinledim.
yaşamak yetmiyordu böyle
ama pek şikâyet de etmedim
Maymunlar acılı sesler çıkarıyorlar yukarda
 
kendimden önce kabuklarım çürüdü
   Zaten yazılmıştır yazılarımız,
 
 
ÇİÇEKLER GÜNEŞİ KISKANIYORLAR
 
bu hiç de zor olmadı
Duygu, alışkanlıktan doğuyor.
alıp seni güneye götürdüm tekrar
Binlerce güz süreceğini sanırlar bunun,
uzak durasın diye bir kıyı feneri gibi
kuzeye giden gemilerden
            Binlerce yorulmayan güz.
 
çiçekler kıskançça büyüyorlar ne tuhaf
Atlarımız birbirine kişniyor
            biz ayrılırken.
hep kendime saklanıyorum
 
 
ÇIĞLIKLAR İÇİNDEYDİ
BUZUN ÜSTÜNDEKİ BALIKLAR
  
çıldırmak üzereydi uçamayan balıklar
ne güzel başladı karların gölgesi
Uçan kar, barbar göğü sersemletiyor.
en son onu çıkardım gölü kırıp
çığlıklı parmaklarımla
İçim öylesine yücelmişti ki, göklerin üstüne çıkmıştı,
 
bütün süslerden arınmıştın
tuhaftın
nasıl gelmiştin ta buralara
sıcak denizlerden
  
MAVİ SAKALLI DENİZ
 
 
tatlıydı çok mavi sakallı deniz
su perisi ülkesi
uzun boyunlu kedilere bağışlatan kendini
sıcak kumlar gevşetiyor aklın yüzgeçlerini
rüzgâr biraz dinmişti sanki ve deli atların gölgesi
sakalına tutunup küpelerini parlattım gözlerimin
işte o an
yırtmaçlı bir kıyının kapılarına dayandım titreyerek
kuzeyin soğuk güneşi altında
kibirli göz uçları ve tatlı hayat
hepsi birden buharlaşıverdi
/ür/peri nasıl deşiyordu etimi
 
kuzeyde yırtmaçlı bir kıyının kapılarına dayandım
Toprağım seninkiyle karışsın istedim
Her zaman seninkiyle, her zaman.
güneyli bir dilencinin eliydi kalbim
  
 
AH İLK YİTİRİŞ
  
birden gümüş koşumlu atlar hızlandı
dizginsiz ve söz dinlemeyen
kaşıdım durdum sonra hep göğsümde can veren
o tuzlu gölün öpücüğünü
O sevimli bahar, kana susamış bir güze döndü,
götürüp duvarın oraya gömdük onu
 
bir daha deli atlar hiç yavaşlamadı
  

 

YEŞİL KURDUN GÖLGESİNDE
 
şiirle ürperecek bir ömür vadediyor ırmağın orası
Mavidir, mavidir ırmağın ordaki otlar.
bu şimdilik benim değil yeşil kurdun düşüncesi
(ötesini söylemedi korktuğundan belki)
bu sert rüzgâr dikenlerini taşısa da güllerin
her an umulmadık şeyler olabilir
görmedim henüz karlı dağların ardındaki şafağı
ve bilmiyorum evimin bütün sırlarını
Saçlarım daha alnımın üstünde dümdüz kesiliyken
ama aklımdaki belalı parıltı evimizin bacasından
çekip giden siyah dumana karıştı
bu şimdilik yeşil kurdun gözlerindeydi
 
ben güneşe şaşırırdım
ona tapan tüm çiçeklere ve sadık kuşlara
Bağlılık denen şeyin pek anlamı yok.
çiçek savaşçısı olup çıktım nasılsa
kanatsız bir kuşun nazarında
 
 
SEVGİ SERABI
  
aynada parlayan ışığın suyu kuşlandırması
apansız böyle şaşırtıcı hayatı yarattı
içine düştü göğün kikirdeyen sesi
ta uzağı söyledi aynanın gümüş lehçesi
 
Nasıl hatırlayabilir insan
garip yollarda tanıştığı bütün arkadaşları?
 
 
24 Ocak 1995, Ankara
[“Çağrışımlar Kitabı”ndan…]