EKSİK SABAHLAR ANTOLOJİSİ

Bu sabah da ağladın aynanın karşısında
Gözlerinin şişliği gitsin diye suyu bol vurdun yüzüne
Havluyla her kurulamanın ardından yeni bir dalgaya engel olamadı kirpiklerin
Bu sabah da dün sabah olduğu gibi ağlayarak kapattın banyonun kapısını. Dönüp sana baktım, yorgun güzelliğine. Saçma ‘günaydın’ tonunu duymadım. Başımı öne eğdiğim an suçlu sayılmam. Her sabah, bu sabahki gibi olmak zorunda mı?

Aynı evin içinde bile bir yerlere yetişme telaşındasın. Tek düşüncen uzaklaşmak benden. Elimden geleni yapmama rağmen bana alışamadın. Ne annen gibi içimden çıkarabildim seni ne de oğlun gibi ruhlar aleminde sürdürebildim yaşamını. Gece “Işıkları kapatma” dediğimde “Oğlum” dedin; alnım göğsünde ilk sevişme gibi beyazken annenden nefret ettin. Eksiktin, yeteneksizdin, kusurdun.

- her gün çözdüğüm bulmacanın boş kalan tek sorususun -

Seni sokakta bırakan kardeşlerinden sonra uysallığını yitirme ödevini başarıyorken sessizliği seçtin. Kelimelerinle değiştin aramızda. Saçların, kıyafetlerin, dinlediğin müzikler, gittiğin kafeler, içkin, sigaran, parfümün… değiştirdiğin her şeyi anlarım. Dinini bıraktığında yüreğinden sana olan inançları sarstın. Uzun yolculuklar istedin. Gezdin ve yine döndün, yine aynı.

Senin için zor olan bu’ysa o halde konuşmayacaksın. Bir şehri terk eder gibi durup uzaklıkları düşünmeyeceksin. Dün gece ‘yeni biri’ için harcadığın saatlerin ‘yazık’lığına kıbleye dur. Bütün kaza’larını eza et dilersen, omzunda yine iki melek ve gittiğin her yerde seni yolundan çıkaran aşk. İyimser ol, hiçbir zulüm sonsuza dek sürmez.

Yolundan çıkaran dediysem de aldanma. Bütün sözlerin sonunda kalıcı ne var aranızda. Sen dört köşe bir halde yaşamıyorsun hayatını. Gücünü tüketene kadar sevdiğini sandığın veya seni bitirene kadar somurduğunu düşündüğün ikisi de değil. Irmak çağlarken ona eğilen doyacağı kadar içer.

- ve sular durulduğunda daha berraktır -

Benim adımlarımda can güdüsü.
Nokta atışı yapar gibi şiirlerinden geçiyorum.
Kolunu yakalıyorum bu sabah da, evden çıkmadan önce. Saçlarının gümüş seslerine aldırmıyorum. Kadife bir pelerinle uçar gibiyken yürüyüşün duruyor: “Bu kalp senin”


Acılarından nice vedalar düşüp kayboluyor. Artık daha bir güzel koklayacağım gidişini. Hevesli bitecek güzlerden haziran ve inanmasan da renkler, gözlerime şiir bağlarken denizin uğultusunda ‘sevgili’ esenliği büyüteceğim.

Bu akşam da geleceksin yanıma.
Küçük gözlerini koyup boynuma soluklanacaksın.
Ağladığın dakikalar aklından geçecek mi bilmiyorum, susacaksın.
Bu akşam da dün akşam olduğu gibi uyuyacaksın.

Sisli güzelliğine bir şehir terk edilir. Bir şehir seninle eşleşir ve doğrular yakalanır üzerinden yükleri bıraktığın yaş’ta. Aramızda incelen günlerin duvarları birbirine yaklaştıkça ne ısındıran ne de serinleten evimizdeki ‘ruhsal’ varlığımız kayıtsız bir yeryüzüne dönüşüyor.
Başım öyle dönüyor ki toprak, bileklerimde ayrışıyor; omuzlarımda yudumlanıyor; kasıklarımda kana karışıyor. Dağılıyorum, çünkü istediğinde beni toplayacağını biliyorum. Çünkü sen her dağılışından sonra kendini hiçbir yardım almaksızın yeniledin.

Denizler, rüyalar ve şairler bahçesinde yetişen küçük bir gözyaşından kendini doğuran o mucize sensin! Çırpınışının gücenmişliğini üzerinden atamayan hayat, senin yatağında olduğum için bana sert.

Gözlerimi bütün kapılara vurup tek tek kapatsam da zihnimde canlanıyor her sabah aynadaki mektup. Banyodan çıktığında öpmeyi istemek nefesini, o nemrut zarfı açmadan yırtıp atmak oluyor.

İçinde ayrılık kokan bütün aşklar ölüsünü bekleyen bir mezarın çıldırmasıdır.
Göz göze durduğumuz dizede kalbe yurt emziren gecemiz Azrail’e ölümü küstürür.

Yarın aynaya bakma.