KAHKAHADA SAKLI HIÇKIRIK: SÜRGÜN

Can dostum Erol’a…

Sürgün, doğduğun, ana dilinde ağlayarak büyüdüğün, denizinin dalgasını gözlerinde, yeşilinin canlılığını damarlarında, dağlarının çetinliğini kişiliğinde taşıdığın yerden, yüreğini yumuşatan sevdiklerinin kokusundan sırf ceza olsun diye, zorla sökülüp atılmaktır. Seni sen yapan, bütünleyen her şeyden kopartılmaktır.

Olduğun şeyin dışında, olmadığın şeyin içinde olmaktır.

Sürgün onulmaz bir tamamlanmamışlık duygusudur.

Ruhuna bir türlü söz geçirememektir. Bulduğu en ufak bir fırsatı bile değerlendiren ruhunun bedeninden sıyrılıp kopartıldığın yerlere gitmesidir.

Sürgün hiçbir şekilde avutulamayan ve inceden inceye insanın bütün hücrelerine sızan bir acıdır.

Sürgün, bir daha göremeyeceğin yerlerin, kokusunu duyamayacağın şeylerin özlemini her an, her saniye yaşamaktır.

Bitse bile, etkileri artık insanın içine kazınmış, asla silinmeyen bir ruh halidir.

Kutsal kitaplarda cennetten yeryüzüne sürgün edilen Âdem ile Havva, yaşamın temellerini sürgün üzerine atmıştır bir defa. İnsan soyu var oldukça, hırsları ve tutkuları var oldukça, var olacaktır sürgün de.

‘Hadi ama! küreselleşen şu dünyada sürgün mü kaldı’demeyin. Sürgün tuhaf bir biçimde zamana direnir. “ Güneşin ve yıldızların ışığı her yerden görünür” der Dante. Doğru söylemiştir, güzel söylemiştir ama eksik söylemiştir; her yerden farklı görünür güneş ve yıldızlar. Bir çöl insanının gördüğü güneşin doğuşu ve batışındaki kızıllık ve yakınlığı, o muhteşem mucizeyi bir Eskimo göremez. İstanbul’da başını kaldırınca sana göz kırpan Zuhal yıldızı, Londra’da hiç oralı değildir.

Günümüzde sürgün küreselleşen dünya içinde yok olup gitmediği gibi, çok daha kapsamlılaşmıştır. Yakın tarihe kadar ağırlıklı olarak siyasi olan sürgün, günümüzde iklimsel, sosyal, ekonomik,  kültürel vs. etkilerle çeşitlenmiştir. Edward Said’in de söylediği gibi, ‘İçinde yaşadığımız çağ mülteci çağıdır, yerinden edilmiş kişi, kitlesel göç çağı’[1]dır. Mağrur ve prestijli siyasi sürgünlerin attıkları temel üzerine kaçak kat çıkılmaktadır.

“ Her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey
Bakma esrar içip mayıştıklarına
Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar
Bir gün, yakacaklar Paris’i”[2]

Günümüzde mülteci- göçmen, çıplak ayakları ve guruldayan midesiyle başkasının evine sığınmış bir ötekidir, kaşık düşmanıdır. Köşede durmalı, kendisine söylenenleri uysalca yapmalı, haddini bilmelidir. Dağdan gelip bağdakini kovmamalıdır. Bütün engellerle baş edip, dişiyle tırnağıyla kendine bu yabancı topraklarda bir yer açabilse bile, her zaman ilk ve en kolay hedef olduğu ona sık sık hatırlatılır. Dünyanın öbür ucunda bile yaşanan bir kötülüğün faturasının en kolay kendisinden çıkarılacağını unutmamalıdır. Ancak yine de bir göçmen- mülteci, sürgünün ruhuna sahip değildir. Hatta belki, o kendilerine has bencil esriklikleriyle sevgilisi olan adanın sürgünü olduğunu hisseden şairden daha azına sahiptir.

“ Bir adasın sen çok eski bir atlasta
Çok eski bir halkın su aldığı
Sen sabahı, akşamı adanın
Gecesi ben

Sen buğdayı, ovaları, nehirleri halkının
Ben ıssızlığı
Sen ki kalabalıklarısın aralarından geçtiğim
Sürgünü ben adanın senin”[3]

Hele de bir şair gerçek anlamda da bir sürgün olursa ele avuca sığmaz ruhu. Sürgünün değişik anlamlarını birleştirmeyi başarır. Bizim Nazım, Şili’nin Nazım’ı Neruda, Filistin’in Nazım’ı Mahmud Abbas ve daha nice Nazımlar sürüldükleri topraklarda yepyeni bir başlangıç, yeni süren bir filiz ( sürgün ) olmayı başarır.

Nerede olursan ol, gerçekte Gülhane parkında bir ceviz ağacı olduğuna inanmaktır sürgün.

“ Sürgünsün dokuduğum hayat ağacında sürgün
Sürgünsün mahzenimde yıllanmaya bırakılmış, sürgün…”[4]

Kendi içinde sürgün olan kişiler, o nam-ı değer huzursuz ruha sahip olan edebiyat ve sanat insanları, yaratıcıdırlar ve oldukça etkileyicidirler ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçek bir sürgünün ruhuna sahip değildirler. Bunun farkında olan bazıları koşulları zorlamaktan geri durmamışlar, kendilerine yapay sürgünler yaratmışlardır. James Joyce gibi bazı edebi kişiler – Henry James, Ezra Pound, T.S.Eliot, Hemingway, Tahar Ben Jelloun – sürgünlüğün melankolisinden, hırçın umudundan yararlanmak istemişler ve değişik yerlerde yaşamışlardır. Ancak sürgün böylesine hesaplarla yaşanabilecek bir durum değildir. Sürgün asla hesaplanamaz, aniden bir karabasan gibi çöker. Gönüllü sürgünlük diye bir şey yoktur. Her sürgün gönülsüzdür. Dönmeyen değil, dönemeyendir sürgün. Kim doğal bir parçası olduğu yerlerden kopartılıp böylesine bir boşlukta sallanmayı ister ki?

Sürgün edilmiş kişi boşluktadır. Bu boşlukta sallanır, sallanır da, karnında o hoş gıdıklanma yerine, yüreğindeki korkunç hüznü duyar. Her sürgün mutlak, katışıksız acıdır.

İnsana en aman vermeyen ruh halidir sürgün. Akıntıya kürek çekenlerin yaşadığı dışlanmışlık, dışa püskürtülmüşlüktür. Hazmedilemeyen ve püskürtülen varlıktır sürgün. Çünkü görülmemesi gerekeni görmüş, duyulmaması gerekeni duymuş, söylenilmemesi gerekeni söylemiştir. Düşünebilmenin, tavır alabilmenin hem gücünü hem de acısını – bu kahredici çelişkiyi – yaşayan insandır. Sürgünün beyni ile yüreği arasındaki bağlantı tam onarılamayacak kadar zedelenmiştir.

Sürgün kocaman bir özlem denizinde yüzer hep. Özlemin bir insanın burnunun direğini nasıl da sızlattığını en iyi sürgün bilir. Sürgün, doğup büyüdüğün yerlerdeki en nefret ettiğin, en küçümsediğin şeyleri bile delicesine özlemektir. Sıla özlemiyle öyle sermesttir ki sürgün, bir gün bir mucize olup bu özlem bittiğinde, kendine daha büyük ve derin bir boşluk kalır. Ve bunu bile bile yaşar bu korkunç özlemi. Uçarak ateşe dalan pervanedir sürgün.

Her şeyi, ama her şeyi yarımdır sürgünün. Yaptığı en mükemmel iş bile içine sığmaz, onu tatmin etmez. Bitimsiz bir tatminsizliktir sürgün. Sürgün kana kana su içememek, ağız tadıyla bir lokma yiyememek, ağız dolusu gülememektir.

Çaresiz bir hastalığın virüsü gibidir sürgün. Bir kere bünyeye girdi mi artık kurtuluş yoktur.

Bir sürgünü hiçbir şey avutamaz. Dünyanın en güzel, en içten, en değerli şeyleri bile. Önünde duran dünyanın en güzel yemeğine boş gözlerle bakarak, sıcacık bir simidin tadını arar sürgün.

Birine sürgün dediler mi dönüp bir daha bakmalı. Gülüşüne kanmamalı, sözlerine ve davranışlarına gündelik anlamlar yüklememeliyiz. Ona asla tam anlamıyla yaklaşamayacağımızı, her zaman ülkesinin dağlarından, denizinden – varsa – , taşından, bırakmak zorunda kaldığı insanından sonra geleceğimizi baştan kabullenmeliyiz.

Doğduğun topraklarda deprem olurken, binlerce km uzaktaki sıcacık yatağından kan ter içinde sıçrayıp uyanmaktır sürgün.

Sürgünün vatan sevgisi milliyetçiliğe çok yakın gibi dursa da, gerçekte ondan oldukça farklıdır. Onun derdi, vatanın milletin bölünmez bütünlüğü değil, toprağının kokusu, ağacının hışırtısı, insanının gülümsemesidir. Bir gün vatan toprağına ayak basarsa, basar basmaz, hemen orada Yıldız Tilbe dansı yapacağına kendi kendine söz vermektir sürgün.

Sürgündeki bir krallık, memleketteki bir çöplüğe yenilmeye mecburdur.

Her gün birçok insanın, günlük yaşamda hiç düşünmeden yaptıklarının ne kadar inanılmaz, muhteşem şeyler olduğunu bilen kişidir sürgün. Bu en sıradan şeyler için ölmeye hazırdır.

Elleri ceplerinde, ıslık çalarak, galata köprüsünü adımlamak için ölmeye hazır olmaktır sürgün.

Sürgünün kafası hep kalabalıktır, öylesine ki bu çokluk içindeki hiçlik tarafından kuşatılmıştır. Onun için hep yalnızdır sürgün. Yalnızlığın geldiği öyle bir noktadadır ki, aynada kendini, kendiyle söyleşirken yakalayıverir.

Artık eksiksiz sevmeyi becerememektir sürgün.

İnsan olmanın en büyük hazzı, sözcüklerle dans edememektir sürgün. Anadilinin rahatlığı, huzuru, enginliği ve derinliği ile sevgiye yol açamamaktır. Anadilini konuştuğunu duyduğun herkese, hiçbir ayrım yapmadan kırk yıllık dostunmuşçasına sımsıkı sarılma istemidir sürgün. Kendi anadilini aksanlı konuştuğunu fark edip, acıdan uluya uluya ağlamaktır sürgün.  Kankanla şehrin sokaklarını adım adım dolaşırken, şiirlerden fal tutamamaktır sürgün.

Hiç bitmeyecek olan kopuşun her an bitiverecek gibi yaşanmasıdır sürgün. Bertolt Brecht’in bir şiirinde dediği gibi, duvara çivi çakmaya, küçük fidanları sulayıp ağaç dikmeye, yabancı bir dili öğrenmeye değmeyecek kadar kısa süreceğine inanılan sürgün, aslında bir kestane ağacının uzun ömrünü takip edecek kadar uzundur.[5]

Kimi zaman bir milletin kaderidir sürgün. Yunancadan gelen ve Türkçe anlamı ‘kopuntu’ olan diasporaya uğramışlardır. Yahudiler, Ermeniler, Filistinliler, Abazalar, Rumlar, Trakya Türkleri, Mağribiler ilk akla gelenlerdir. Koparılıp atılmaktır sürgün. Acıtır. Koparılıp atılandan çok, koparıldığı zemini acıtır.

Tuhaf bir biçimde kısır bir döngüdür sürgün.

Sürgün kavramlarla, geleneksel ve yürürlükteki değer yargılarıyla dalga geçer. Geleneksel kalıplara, düşüncelere nanik çeker. Bilgedir sürgün, çünkü ölümün ötesine geçmiştir. Her şeye oradan bakar.  Sürgünü ölüm bile dinginleştiremez. Ruhu gökyüzünde dolaşıp hesap sorar.

İnsanla ruhu arasında örülmeye çalışılan duvardır sürgün.

Zamanın durmasıdır sürgün.

“ Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran
Artık hiçbir yerde kaydım yok
Bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde
Sayı fazlasıyım altın kentlerde
Ve yeşeren taşra yörelerinde

Vazgeçilmişim çoktan
Ve hiçbir şeyle anımsanmamışım

Yalnızca rüzgârla ve zamanla ve sesle
Ben insanlar arasında yaşayamayan…”[6]

Derin bir sessizliktir sürgün. “ Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar sessizdir” diyen Seneca’yı haklı çıkarırcasına sessizdir.

Sessizliğin içindeki sinsi gevezeliktir sürgün.

Öte yandan sürgün çok şaşırtıcı sürprizlere gebedir. İngiltere kralı II. Charles siyasi oyunlar nedeniyle Hollanda’ya kaçmış ve orada bir çiftçi kıza âşık olmuştur. Victor Hugo o büyük eseri ‘ Sefiller’i, on sekiz yıl süren sürgünlüğünde yazmıştır. Yine, Dostoyevski olağanüstü klasiklerini sürgünde yazmıştır.

İnanmayacaksınız ama, her sürgünün bir rengi vardır. Kimi Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum sürgünü gibi mavi, kimi de 1996 Refahyol hükümeti sırasında bir kısım üst düzey devlet memurunun Mardin, Kızıltepe, Nusaybin ve civarlarına üç aylık olarak geçici atanmaları olayına kendilerinin verdiği isim gibi sarıdır.

Bir sürgün bir başka sürgünü hemen tanır. Bir sürgünün bakışındaki uzaklık, duruşundaki hüzün çok kendine özgüdür ve tarif edilemez. Hali, tavırları kırılgandır. Tepkileri anlaşılmazdır. Hep huysuz, hep abartılı, hep aksidir. Ama başınızı bir sürgünün omuzlarına yaslamaya görün, hemen gözleri dolar. Bir sürgünün gözleri hiç kurumayan bir su kaynağıdır.

Acımasızdır ama yine de en büyük umutları o barındırır. En büyük hayallere ev sahipliği yapar. İnsana yepyeni bir göz, kulak, beyin ve yürek kazandırır sürgün.

Sürgün insanın insana edebileceği en büyük kötülüktür ve belki de bu yüzden sık sık ters teper. Çünkü sürgün, beyni ve yüreği kışkırtılmış kişidir. Bu kışkırtmanın enerjisi öyle büyüktür ki, en güzel yazılar, düşünceler, sanat eserleri bu enerjiden doğmuştur. Yaşanırken çekilen acıların bir bedeliymişçesine, birçok sürgün amacını aşar ve bütün bir insanlığa armağana dönüşür. Eğer bir armağana dönüşemiyorsa, tek bir alternatifi vardır: yıkım.

İkirciği sevmez, yolundan asla sapmaz sürgün. Elba adasındaki sürgünden dönüp tekrar tahta çıkan Napolyon’u affetmemiş, tekrar sürgüne yollamıştır.

Bir sürgün hep sürgün olarak kalmalıdır. Sürgünlüğünün sona erdiği an her şeyin bittiği, parçalandığı andır. Sürgünün bitmesi sonrası yaşananlar, korkunç bir kâbustan uyanmanın ardından, diken diken olmuş tüyler ve bir türlü dinmeyen hıçkırıklardır. Sürgün, bitimi sonrası İstanbul’da boğaz köprüsünden her geçişte, vapurda oturup çay ve simit yenildiği her seferde “Allahım ne olur bir daha beni bu güzelliklerden asla mahrum etme” diyerek gözlerin dolmasıdır.

Sürgünde yaşamak, her gün derin bir uçurumu tırmanıp zirveden tekrar uçuruma düşmektir. Sürgünün sona ermesi, bir daha uçurumun dibine, o muhteşem zenginliğe düşememektir. Sürgün şen bir kahkahanın ardından nedensiz yere koyuverilen hıçkırıktır. Kahkahada bile saklı olan hıçkırıktır sürgün. Sürgünün bitmesi hiç kahkaha atamamak, hıçkıra hıçkıra hiç ağlayamamaktır.

Mayın ayağımızı bastığımızda değil, kaldırdığımızda patlar.

13.12.2009


[1] Edward Said, Kış Ruhu, metis yay.
[2] Hakan Albayrak
[3] İlhan Berk, Sürgün şiiri.
[4] Pablo Neruda
[5] Bertolt Brecht, “ Sürgünlük Süresi Üzerine Düşünceler” şiiri.
[6] İngeborg Bachmann, “ Sürgün” şiiri