Burada ve Orada Sonralar Üzerine

Renkler, sevinçlerini topladı; tortusu, ağırbaşlı yalnızlık…

Ben ağırbaşlıyım, daha fazla konuşamam dedi, Ebabil Kuşu. Gülümsedi, yapıların erkek meleği Yargıç Pinard.

Keşke bu kadar ağırbaşlı susmasaydınız, dedi, Küflenmiş Odaları Kireçleyen Mürekkep.

Ve ekledi: Oysa asıl kurban sizdiniz!

Düşünsenize: Işığın ölü noktasındasınız. Yüzleşmek için yaşamla, başkalarını anlamaya çalışıyorsunuz.

Soyunmuş duvarlar çeliğine su verilen iyinin süsünden.

Yıkanmalı ve arınmalı artık delisi ölü algılar, diye bağırıyorsunuz.

Sonra, birçok anlam tek bir sonuç doğururken ve anlamlar yalnızca bir sonucun yorumlar sevinciyken bize gerekli olan ayrıntılarıdır, gerçeğin sayfasında olması gereken, diye söyleniyorsunuz. Anlamların ağrısına bir tutam sempati sürüyorsunuz ve büyük bir gururla, kutsanmış boşluklar ayetlerini armağan ediyorsunuz, yazmalar verandasında bekleşen yağmursuz kalplere.

Az ötemizde damarında yol açıyor bir kar güvercini.

Dönüp bana gülümsüyorsunuz.

Aniden kendimizi bir Oku-Yaz evinde buluyoruz.

Çay içiyoruz, Umutluyuz. Ben, ölüler yazını üzerine bir makale okuyorum, siz dudak büküyorsunuz.

Sonra, eklektik bir blue tangonun çıplak teninde halkın dudaklarına tırmanmanın estetik yanını anlatmaya başlıyorsunuz. Bir ara saate bakıyorsunuz, ağırbaşlı bir telaşla, acele edelim geç kalmayalım diyorsunuz, dışarı çıkıyoruz.

Kimlikli bir caddenin bilinçli ruhundan sıyrılmak için gölgeleri yarıp, koşar adım beyaz meydana iniyoruz. Vakit akşamüzeri: Aşk ve tutku zamanı. Beyaz meydan kalabalığını selamlıyoruz.

Siz, kendinizi şair olarak tanıtıyorsunuz. İki dizelik bir şiir okuyorsunuz. Üç beş kişi, hoş geldiniz diye bağırıyor ve sizi çılgınca alkışlıyor. Birbirini çiğnercesine yazdıkları şiirleri  size okumaya çalışıyorlar.

Ah  Siz!

Ağırbaşlı bir şekilde bana dönerek şu övgüleri de bir elden geçirmek lazım, diyorsunuz. Takvimlere kazınmış özel günleri hatırlatıyorum, özel günler yazılarını da elden geçirelim, diyorsunuz. Sonra ölüler almanağı da unutmayalım, uyarısını da notlar kısmına asıyorsunuz.

İnsanlar güzel bakıyorlar yüzümüze, aklınızı seviyorsunuz… Belki gizlice ağlıyorsunuz.

Sonra ustasını bekleyen bir çemberin önünde duruyoruz. Bir samuray gururunu teninize giydiriyorsunuz. Ağırbaşlı bir şekilde, çemberin çift kanatlı kapısını okşuyorsunuz. Kapılar ardına dek açılıyor. Üç beş kişi telden çemberler çeviriyor avluda. Mavi bir olgunlukla, herhangi birinin diğerine yazdığı birkaç şiire göz gezdiriyorsunuz. Yine dudak büküyorsunuz, yine gülümsemeye çalışıyorsunuz.

Ah Üç Beş Kişi!

Sonra dizelerin ussal bir taktikle nasıl örgütleneceğini anlatıyorsunuz. Ne, ne değildir? Üzerine bir yazı kaleme alalım ve Dünya şairlerden de birkaç alıntı yapalım diyorsunuz. Herhangi biri olur mu diye soruyorum, elbette olur, diyorsunuz.

Ne çok diyorsunuz, ne çok…

Sonra aniden gözden kayboluyorsunuz, soyut ve çıplak bir mekânda. Sonra yine bir görünüp bir kayboluyorsunuz, sonra yine ağırbaşlı susuyorsunuz.

Susuyorsunuz!

Keşke bu kadar ağırbaşlı susmasaydınız ve konuşmasaydınız!

Sizi öykümün başkahramanı yapacaktım.

Asıl kurban sizdiniz.