Antonin Artaud ve Jerzy Grotowski Üzerine Birkaç Saptama

Çeviren: Erdoğan Kul

Artaud öldüğünde Grotowski henüz 14 yaşında olduğuna göre, tanışmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yanlış anlaşılmasın, temelli bir iletişimsizlikten söz etmiyorum; Grotowski sonraları elbette hem Artaud’dan hem de onun, Shakespeare Kraliyet Tiyatrosunca 1964’te -tiyatro dünyasında Grotowski’nin tanınıp ilgi görmeye başladığı yıllarda- sahnelenen ve büyük takdir kazanan Marat/Sade yapımında rehber teknik olarak kullanılan “vahşet tiyatrosu” kuramından haberli olacaktı.

Artaud, çoğunlukla “gerçeküstücü” olarak tanımlanır; oysa Grotowski “gerçeküstücü” değildir. Simgeci drama konsepti içinde kimi ortak noktalar bulunsa da yaklaşımlarının tümüyle farklı olduğunu düşünüyorum. Kanımca Artaud, yaşanan hayatın tümüyle dışında, uzağındadır ve onu “vahşet”e sürükleyen ana etken de bu durumdur; gözlemleyebiliyorsanız, karşılık verebiliyorsanız ‘hiç değilse yaşıyorsunuzdur’ çünkü. Bu arada, çoğu yorumcunun da belirttiği üzere, Artaud’nun yaratıcılığıyla ruhsal rahatsızlığı arasındaki sıkı ilişkiyi de gözden uzak tutmamak gerek.

Karşılaştırdığımızda, Grotowski’nin Artaud’ya göre çok daha sakınımlı ve tiyatroyla uğraşan herkes kadar da aklı başında biri olduğunu görürüz. Grotowski; hareketlere, seslere, temel insanlık durumlarına dayalı ve yaygın biçimde anlaşılabilirliği bulunan insan kültürlerine karşılık düşen “arketipler” üzerinde durmuştur. Bunları, oyuncuların izleyicilerle kuracağı en temel düzeydeki iletişim için gerekli güç araçları olarak kullanmıştır. Belki Artaud’nun simgeci dramasıyla bu açıdan bir ilgisi kurulabilir. Grotowski de Artaud da simgeciliğe, ritüele tiyatral kaynaklar gözüyle bakmışlardır; ancak bunları ele almaları, kullanmaları, işleyip geliştirmeleri farklı tarzdadır.

Artaud tiyatrosu için, ‘rol dışına’ çıkmayı gerektirdiğinden “terapik” nitelemesini kullanabiliriz. Ayrıca, dolu dolu yaşamaktan kişiyi alıkoyan kısıtlamaları tümüyle ortadan kaldırmayı öngördüğünden, hem oyuncu için hem de izleyici için “kathartik” olduğu da söylenebilir.

Grotowski’nin, kendisini bir “armağan” haline getiren oyuncularla çalışma tekniği, kafasına esen her konuda hastaların rahat rahat konuştukları psikanalizi andırır; ama bu, ne uygulanan çalışma tekniği açısından ikisi arasında bir özdeşlik bulunduğu ne de Grotowski’nin çalışmalarına her bakımdan böylesi bir hedef belirlediği anlamına gelir. Oyuncular, prova sırasında içlerinden geldiği gibi, bir tür meditasyon yapıyormuşçasına fiziksel haraketler üzerinde yoğunlaşarak çalışırlar. Grotowski, bir yönetmen olarak önerilerini ortaya koyar, rehberlik yapar ve eninde sonunda da süreğen çalışmanın bir parçası olmaya devam eden hareketleri ve sesleri seçer. Sanırım onu çeken, prova sürecinin yaratıcı yönüydü ve 1973’ten sonra halka açık temsilleri yönetmekten uzaklaşmasındaki ana etkenlerden biri, temsillerden çok prova çalışmalarını daha çekici bulmasıydı.

Artaud ve Grotowski’nin tiyatro bağlamındaki “kutsal” kavramı açısından sergiledikleri yaklaşımlar da yine farklılıklar gösterir. Artaud’nun “kutsal tiyatro”su, Hindu tanrısı Kali’ninkini andırır türden bir kutsallığı imliyor gibi geliyor bana; yani, hem yaratıcı hem mahvedici o ürkünç güç. Grotowski’nin “kutsal tiyatro”su ise, sanki ermişçesine kendilerini birer armağan olarak sunan oyuncuların adanışlarına göndermede bulunan, insani ölçütler özelinde irdelenmesi gereken, çok daha ustalıklı bir kavramdır.