Yazar: Nalân Karaduman

Nalân Karaduman Yazılar

0

Kaybolan Öfke

İçinde soğuk ve sessiz bir öfke büyüyordu. Oturmuş, ellerini dayamışken koltuğun kenarlarına ve tırnakları avuç içlerini yakarken ve başı boynundan, saçlarından tutulup iyice geriye çekilmiş gibi dimdik durur ve bakarken…

Esna kendini koltuktan kalkmamaya zorluyordu. Karşısında gördüğü her neyse, bir zamanlar belki onu çok korkutmuştu. Oysa şimdi; hiç… Öfkeden kararmış gözlerle boşluğa bakıyor, belli belirsiz dudakları oynuyordu. Dışarıdan bakan biri onun alçak sesle küfrettiğini düşünebilirdi.

Oysa Esna kısık bir sesle, kelimelerin pek de anlamlarını seçemeyerek, unutmamak istermiş gibi, sürekli kendi adını tekrarlıyordu:

“…Esna, Esna, Esna kanın damarlarda kayışı, güm. atışı, güm, oradan yükselirken, güm, güm, Esna, Esna, kanın savruluşu, adaleler arasında incecik çizgiler, kasılmak, hiç açılamamak, tutuluyor her bir kas tek, tek. Esna, dur. Esna kalkma, geçer, geçer. Esna…”

Devamı »

1

Çocuk

           Akşam vakti, birbiri ardına sıralanmış teknelerin ışıkları kıyıya vuruyordu. Limanda ağır, tok adımlarıyla uzaklaşarak geceye karışan bıçkın adamların siluetlerini izliyordu çocuk.
            Hava ayaz olup kesiyordu ellerini ayaklarını. Paltoya sarındıkça daha çok üşüyordu. Uzakta, deniz kuşlarının artık azalan çığlıkları karanlıkta, bağıran karaltılar olarak üzerine geliyordu sanki. 
            Ne korkak, ne cesur; kendi başkalaşan adımlarıyla gecenin içinde bir başına. Açık gözü, açık kulağı. Ancak geride kalmış, çok çok uzakta kalmış kalabalık bir evin hayali artık hiçbir şey hissettirmiyor ona. Yarını, yarınki yiyeceğini ve artık isim olmayan isimleri düşünüyor. Birbirinden çözülen ilmekleri. 

Devamı »

0

Ezra

Karşılaşmalar I / OYUNCAKÇI DEDE VE AZRAİL

İşte tam burası. Tam burada Ezra geldi. Konuşulmuşun ötesinde her yana yayılarak ve zaman içinde açılarak Ezra geldi. Aylardır açılmayan tahta kapımdan sanki bunu daha dün de yapmış gibi, kapının kolunu çevirdi ve geldi. O sırada, kolları bacakları iple hareket eden tahta adamlardan yontuyordum. Birkaç tane tahta adamın kolunu bacağını, bedeninin parçalarını hazırlayınca renkli naylon iplikleri geçiriyor, birleştirip boyuyor, camın önüne kurumaya bırakıyordum. İnce bıyıklı zabitler, palabıyıklı külhanbeyler, palyaçolar, köylü kızlar, çeşit çeşit, boy boy oyuncaklar.

Kapı gıcırdadı ve o sanki bir insanmış gibi, arkadaşımmış ya da bir müşteriymiş gibi geldi. Kapının üzerindeki minik çıngırakları şıngırdattı. Kalın yün paltosuna sarınmış, soğuktan yüzü kızarmış halde geldi.

Kaç geceler yüreğim katılarak çağırmıştım adını: "Ezra, Ezra… Ellerim tutmuyor artık: Gel! Kütükleri kaldırmaz oldu belim: Gel! Elim, ayağım, kolum. Görmez oldu gözüm. Nice zamandır taranmadı bu saçlar, nice zamandır kesilmedi bu ak sakal. Bir lokma ekmeğim suyum, su verenim bulunmaz oldu, gel!

Devamı »

1

Gün Gece Gölge

Üstümde gölgelerin ağırlığıyla oturdum bütün gün yumuşak koltuk üzerinde. Seçemiyordum. Eşya mıdır karşıdaki, insan mıdır, köşede saksıda çiçek mi var, masa üstünde lâmba…

Gözlerimin önünde dağılıp açılıyor, sisleniyor görüntüler. Sesim bedenimden ayrı. Bu konuşan kim? Güneş doğarken elimde kahveyle oturmuşken koltuğuma ve gün ilerlerken, arkamdaki pencereden renkleri ve şeyler üzerinde bıraktığı gölgeleriyle; işte gün yavaş yavaş ilerlerken, bir kelime etmiş miydim ben? Demiş miydim ev içinde sesimi duyabilecek herhangi birine, ya da duyan varsa başka bir âlemde başka bir şeye, canlıya eşyaya ya da? Demiş miydim? Yorgunum. Bedenimden ve şeylerin seyrinden kopmuşum. Beklemiyordum da hiç; zaman geçsin. Geçsin, geçsin; olmamış gibi olayım. Beklemiyordum.

Devamı »