<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ussuz Edebiyat, Düşün ve Sanat Seyri &#187; Düzyazı</title>
	<atom:link href="http://www.ussuz.com/category/edebiyat/duzyazi-edebiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ussuz.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Jan 2012 19:29:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Varlık Üzerine Yeni Açıklamalar</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/06/varlik-uzerine-yeni-aciklamalar/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/06/varlik-uzerine-yeni-aciklamalar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2011 23:25:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Antonin Artaud</dc:creator>
				<category><![CDATA[Antonin Artaud]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=846</guid>
		<description><![CDATA[Çeviren:  Erdoğan Kul Ne görmekteysem ve neye inanıyorsam onu anlatıyorum; gördüğüm şeyi görmediğimi kim söylerse, kafasını koparırım onun. Çünkü ben bağışlanmaz bir Canavarım ve Zaman artık Zaman olmayıncaya kadar bu...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify; padding-left: 420px;">Çeviren:  <strong>Erdoğan Kul</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ne görmekteysem ve neye inanıyorsam onu anlatıyorum; gördüğüm şeyi görmediğimi kim söylerse, kafasını koparırım onun.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çünkü ben bağışlanmaz bir Canavarım ve Zaman artık Zaman olmayıncaya kadar bu böyle devam edecek.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ne Cennet ne Cehennem, eğer varlarsa, bana yükledikleri bu canavarlığa karşı bir şey yapabilirler. Belki kendilerine sunmam için yüklemişlerdi bu canavarlığı bana… Kim bilir?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Her durumda, yaralamak için işte beni…</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Olan her neyse, apaçık görürüm. Ne varolmuyorsa, gerekirse ben yaratacağım onu da.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Uzun süre hissettim bu Boşluğu, ama kendimi ona atmayı reddettim. Gördüklerim kadar ben de ödlektim çünkü.<span id="more-846"></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Şimdi biliyorum, bu dünyayı reddettiğime inanırken, aslında Boşluğu reddetmiş olduğumu.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çünkü biliyorum bu dünyanın varolmadığını, üstelik nasıl varolmadığını.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Şimdiye kadar acısını duyduğum şey, Boşluğu reddetmiş olmamdan kaynaklanıyordu.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Zaten içimde olan Boşluğu.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Birilerinin beni Boşluk aracılığıyla aydınlatmak istediğini ve aydınlanmayı reddettiğimi biliyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/06/varlik-uzerine-yeni-aciklamalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaç kişiyim ben?</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/05/kac-kisiyim-ben/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/05/kac-kisiyim-ben/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 May 2011 18:02:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fernando Pessoa</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>
		<category><![CDATA[Fernando Pessoa]]></category>
		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=823</guid>
		<description><![CDATA[Çeviren: Erdoğan Kul Çevremdeki her şey, beni çevreleyen her şey buharlaşıyor. Tüm yaşamım, belleğim, imgelemim, imgelerim, kişiliğim… buharlaşıyor, uçup gidiyor. Her zaman başka biri olduğumu duyumsuyorum; başka bir şey, başka…...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 450px; text-align: justify;">Çeviren: <strong>Erdoğan Kul</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çevremdeki her şey, beni çevreleyen her şey buharlaşıyor. Tüm yaşamım, belleğim, imgelemim, imgelerim, kişiliğim… buharlaşıyor, uçup gidiyor. Her zaman başka biri olduğumu duyumsuyorum; başka bir şey, başka… Burada rol aldığım sahne, başka bir oyuna ait. Ve katıldığım bu gösteri kendi kendimim.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kimi zaman, on-on beş yıl önce yazdığım metinlere rastlıyorum karmakarışık çekmecemde. Bunların çoğu, tanımadığım biri tarafından yazılmış gibi geliyor bana; kolayca tanıyamıyorum onlardaki kendimi. Ben yazmışım; ama başka bir yaşamda, ondan henüz uyanıp geride bırakmış olduğum başka bir yaşamda.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çok gençken, daha on sekiz-yirmi yaşlarındayken yazdığım kimi metinlerde, mahiyetini tam olarak kavrayamadığım bir etkileme gücü var.<span id="more-823"></span> Ergenlikten henüz birkaç adım attığım yıllara ait bu cümlelerin, bu pasajların bugünkü ben tarafından üretildiklerini anlayabiliyorum kimileyin. O zamanki kendimin, yılların ve nesnelerin eğitiminden geçmiş şimdiki kendimin aynısı olduğunu anlayabiliyorum. Bugüne doğru büyük bir gelişim, büyük bir değişim geçirmiş olduğumu düşününce de, böylesi bir anlama durumunda, bir yere koyamıyorum geçirdiğim değişimi.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bunda bir gizem var; beni değerden düşüren, üzerimde baskı kuran.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yine birkaç gün önce, eskiden yazdığım küçük bir metni okuyunca müthiş bir acı duydum.  İç sızımın, o metinlerde henüz birkaç yaşında olduğunu fark ettim. Çekmecemde, aynı iç sızımın güçlü bir biçimde vurgulandığı daha eski metinler de buldum. Doğrusu, geçmişteki kendimi tam olarak anlayamadım. Şimdiki kendiliğime doğru nasıl bir ilerleme kaydetmiştim? Bugün beni tanıyan biri, nasıl olur da dün tanımamaktadır? Tüm bunlar, kendimle olduğum ve kendimden ayrı düştüğüm bir labirentte karmaşa içinde bırakıyor beni.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Zihnimde uçuşan binlerce düşünceyle geziniyorum; yazmakta olduğumun, aslında henüz yazmış bulunduğum olduğundan eminim. Anımsamaktayım. Ve içimdeki varlığın, duyumların Platoncu bağlamdaki yorumu açısından düşünülüp düşünülemeyeceğini ya da ancak bu yaşam içinde varsayılabilecek önceki bir yaşama ilişkin başka bir belleğin bulunup bulunmadığını soruyorum kendime.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Tanrım, Tanrım, izlemekte olduğum bu oyun kimin? Kaç kişiyim ben? Kimim? Kendimle kendim arasındaki bu boşluk da ne?</p>
<p style="padding-left: 330px; text-align: justify;">***</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><span style="font-size: medium;"><em><strong>Ömer Hayyam <br />
 </strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ömer Hayyam’ın bir kişiliği vardı; benimse, daha iyi ya da daha kötü, yok böyle bir kişiliğim. Bir an biri oluyorum, sonra tamamen başka biri; bugün ne olduğumu yarın unutuyorum. Ömer Hayyam gibiler, yani her kim ve ne ise o olanlar, tek ve sonsuz bir dünyada yaşarlar; benim gibiler, yani her kim ve ne ise o olmayanlarsa, yalnızca sonsuz, nesnel bir dünyada değil, biri öbürünü izleyen, apayrı, sonsuz ve öznel bir dünyada yaşarlar aynı zamanda. Benim felsefem, Ömer Hayyam’ınkinin tıpkısı olmaya özense bile, tıpkısı olamaz. Sonuçta,  böyle bir şeyi gerçekten istemesem de, eleştirdiğim pek çok filozof var içimde -ruhlar misali. Ömer, tümden reddedebildi bunları; çünkü ona yabancıydılar. Bense reddedemiyorum; çünkü ben her kim ve ne isem onlar da o.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">______________</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="font-size: x-small;">Fernando Pessoa, <em>The Boom of Disquiet</em>, tr.Alfred Mac Adam, Exact Change, Boston, 1998.</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="font-size: x-small;"><br />
 </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/05/kac-kisiyim-ben/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Post-modernist Şiirler(!) Sirki</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/04/post-modernist-siirler-sirki/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/04/post-modernist-siirler-sirki/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Apr 2011 08:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Engin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=811</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyat dergilerine ve şiir yıllıklarına göz attığınızda, başat olan anlayışın halihazırda post-modernist şiir anlayışı olduğunu görürsünüz. Uzun yıllardır ülkemizin şiir düzleminde ağırlığı olan bu poetik anlayışı, daha önce “Post-modernist Şiir(!)’deki...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Edebiyat dergilerine ve şiir yıllıklarına göz attığınızda, başat olan anlayışın halihazırda post-modernist şiir anlayışı olduğunu görürsünüz. Uzun yıllardır ülkemizin şiir düzleminde ağırlığı olan bu poetik anlayışı, daha önce <em>“Post-modernist Şiir(!)’deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Ekin Sanat Aralık 2005/ Berfin Bahar Ocak 2006 / YKY 2006 Şiir Yıllığı/ Kıyı Yaz 2007/ Karalama Sayı 2 2007/ Sert Sessiz Haziran 2008” </em>adlı yazımda, ayrıntılı bir şekilde çözümlemiştim. Ne var ki, o yazının en büyük eksiği, post-modernist şiir tanımına giren örneklerin yazıya alınmaması, böylece eleştirilen şiir anlayışının örneklerle somutlanmamış olmasıydı. Bu yazıda örneklerle birlikte, post-modernist şiir anlayışının yapısı somutlanarak okura sergilenecektir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Post-modernist şiir, şiirde anlamı ve anlak’ı hiçleyerek, şiiri sadece sözcük ve harf oyunlarına indirgeyen ve şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye geçmeyen şiir türüdür.<span id="more-811"></span> Eklektik olarak sürrealizm, dadaizm, letrizm gibi akımların etkilerini içinde barındıran post-modernist şiir , öteki’lerle empati kurmayı ve bunu yansıtmayı önemsemeyen ve dolayısıyla da okur tarafından özdeşlik kurul(a)mayan, hayatın şair öznenin bilincinden dönüştürelerek yansıtılmadığı, ancak şairin içsel bunalımlarının şımarıkça dışavurumundan öteye geçmeyen bencil ve şımarık bir metinsel oyundur. Bu şiirlerdeki insan, sadece bir plastik malzemedir. Yaşayan, umutları, kaygıları, dertleri, sevinçleri olan insan yoktur bu şiirlerde. Sadece şair öznenin kendisi ağırlık merkezidir, sadece kendi yarasını yansıtmak kaygısındadır, sadece kendisi anlamlı ve önemlidir çünkü kendisi için. Temel çelişki ise, bunca bencilliğin içinde şiirlerini “okunmak” üzere yayımlamalarıdır. Okuru umursamayan bir şiir anlayışında yazanların, “okunmak” talebiyle, yazdıklarını matbu ya da sanal ortamda paylaşması, dergilerde ya da kitap halinde yayımlaması ise, kendileriyle çelişkiye düşmelerine neden olan gülünç bir durumdur.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Son yıllarda kimi dergilerin ağırlık merkezini oluşturduğu “görsel şiir” anlayışı da, gene insanı merkez almayan, okur tarafından özdeşlik kurulmasını önemseyemen, şiirden anlam’ı ve anlak’ı dışlayan yapısıyla, post-modernist şiir algısına dahildir. Ne var ki, harf kombinasyonlarının ve şekillerin, sadece bilgisayar aracılığıyla üretilmesi üzerine kurulu, aslen tipografik bir oyun olan bu şiir(!) anlayışı, temelde, şair özne tarafından üretilmiş yazılı metnin okur tarafından metin üzerinden okunması paradigması üzerine kurulu <em>şair-şiir-okur</em> ilişkisinin dışında olduğu, şiirden çok görsel sanatların ilgi alanında değerlendirilmesi gerektiği, nesnel gerçekliğin hayattan yansıtılması ile okur tarafından empati ve özdeşlik kurulabilecek yazınsal ürünler olmaktan çok uzak oldukları, ancak geçici bir moda olmaktan öte varlıklarını sürdüremeyecekleri çok aşikar olduğundan dolayı, kanımca üzerinde çok fazla durulması gereken bir yapılanma olmamaktadır. <em>“Evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!”</em> diyen Ahmet Güntan’a ise <em>(Ahmet Güntan, İlk Kan/ YKY, Şiir, 1. askı/ Sayfa 87/88)</em> “sarı kızın tezeğini avuç avuç yemesini” öneriyorum ben de. Gerçi kendisi yemese de tarih, o somut şiir(!)lerini edebiyat tarihinin çöplüğüne atarak, çok sevdiği “boku” kendisine er geç yedirecek zaten. Çünkü okurun empati ya da özdeşlik kuramadığı/kuramayacağı, okurun alımlamasını önemseyemen, sadece şair öznenin şımarıkça, bencilce bilinçaltını dışavurmaya çalıştığı çalışmalar, daha baştan ölü doğar ve ancak şair öznenin bağlaşıkları aracılığıyla şiir camiasında geçici olarak kendine yer bulur, ama okurun bilincine ve kalbine iki dize dahi çakamayacakları için sanat tarihinin çöplüğünde yerlerini alırlar er geç.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Şiir okurunun mumla arandığı coğrafyamızda, var olan az sayıdaki şiir okurunu da şiirden soğutan post-modernist şiir anlayışının görsel şiir algısı dışında kalan yazılı metin örnekleri, hiç şüphesiz çağımızın genel politik tavrının ürünüdür. 80 sonrası 24 Ocak Kararları ile yürürlüğe giren liberal ekonomi anlayışı, giderek şiiri de kapitalizmin istediği çizgiye çekip, muhalif ve toplumsal-politik açıdan sorgulayıcı tavrından sıyrılmış bir konuma getirmiştir. 80’lerden itibaren şair öznenin içine kapandığı, şiirlerin bireysel izleklerden öte bir içeriğe taşınmadığı, muhalif tavrın sindirildiği ortamın bugün geldiği noktada şiir, okurdan kopuk ve zaten okurun algısını önemsemeyen, şairlerin kendi aralarında varlığını sürdüren bir teknik oyuna dönmüştür.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>“Nedir bu post-modernist şiirler” </em>dediğimizde ise, ilk örnek olarak Lale Müldür’ün Hayvan Dergisi’nde yayımlanmış bir şiirini örnek olarak gösterelim:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">bilinmedik bir dilde psikotik bir metin</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">çı çı çıçıçı çı çı çıçıçı<br />
 yuvezü marnata ça<br />
 3.gezegenden biri her perfect body<br />
 la menita schizopphrenia<br />
 la la la la palavra<br />
 eller kendi boğazında sonunda</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">not: suzanne takes you down<br />
 to her place near the river</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">bilinmedik bir dilde adamo metni</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">vous permetter munsieur?<br />
 juste avant le maniage?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">tombe la neige<br />
 tu ne viendras pas ce soir</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">la la la lah tumbe la neige<br />
 la la la lah touta est blane<br />
 du desespair</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">la la la lah kar yagğıyor<br />
 la la la lah her şey umutsuzluktan<br />
 bembeyaz</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">kar yağınca<br />
 bu gece gelmeyeceksin<br />
 inşallah! inşallah! inşallah!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">bilinmedik bir dilde türkçe metin</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">enerji! bu cok fazla kullanılıyor artık.<br />
 şimdi şu anda benim sana borcum yok<br />
 lublu lublu lublu delica tezza</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">60 mi, 70 mi o zaman?<br />
 70, yalnız ben cebimden oderim,<br />
 iyi 70 o zaman bir şiir icin!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">non sono dans la gardenia<br />
 no energia, no energia!<br />
 nena viju, nena viju nena viju!<br />
 durokov vidit nehaçun<br />
 aptalları görmeyi istemiyorum</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">60 mi 70 mi o zaman?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">bilinmedik bir dilde heloise metni</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">yeah yeah ye yeah ye<br />
 my heloise i got to please her<br />
 toray classy çowelleaaah<br />
 la grande heloisaaaa<br />
 la la la la pietessa<br />
 onun sevgisi benim ama o yok.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">not: i find it hard to realize<br />
 that love was in her eyes.<br />
 it’s dying now..</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>Lale Müldür</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çok derinlikli bir şiir bilgisi bile gerektirmeden çok rahat “şizofrenik bir sayıklama” olarak tanımlanabilecek bu metin, sürrealist şiir algısının “sayıklama ve rüyaları” da şiirin kaynağı sayması düzleminde, oto-didakt yöntemiyle yazılmış, şiirde anlam’ı ve anlak’ı hiçleyen, okurun empati ve özdeşlik kurmasını önemsemeyen, şiirin yaratım ve alımlama sürecinde olması gereken <em>şair-şiir-okur</em> zincirini umursamayan, şiiri sadece bilinçaltı dışavuruma indirgeyen bencilce bir tutumdur.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bir başka post-modernist şiir örneği ise, Kitap-lık Dergisi’nde yayımlanan ve Veysel Çolak tarafından 2005 Şiir Yıllığı’na da alınmış olan, Seyhan Erözçelik’in KLAUS KİNSKİ’NİN ONURU adlı şiiri:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>KLAUS KİNSKİ’NİN ONURU</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben-Şöyle dediler bana, şöyle galiba, ben de baktım, anlayamadım.<br />
 Bu bir kordela mı,<br />
 bir film mi yoksa…<br />
 Anne-Evladım, o bir kordela<br />
 Ben-Kurdale mi Anne?<br />
 <em>(Anlayamadım. Yandım. Sadece bir kibrit…<br />
 Üstüdyo yandı.)</em><br />
 O-Werner!<br />
 Werner-Efendim?<br />
 Ben- Peynir yedim, keçi peyniri.<br />
 Sonra Baba şöyle dedi, Werner Baba…<br />
 Sen de ye o peyniri.<br />
 Werner Baba- Yememmmmmmm.<br />
 <em>(Yemedim.<br />
 Oyle de demedim.<br />
 Dediler, yediler…)</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben-Klaus Baba ya,<br />
 Versen e kızını bana…<br />
 Klaus Baba-Git lan!<br />
 <em>(Gittim. Ölmek istedim. Klaus Baba kızını vermedi.)</em><br />
 Ben-Anne. Neden sen istemedin?<br />
 Klaus Baba-Werneeeer! Böyle film çekilmez! Bu koyun, bu kuş, bu kuzu ner’den çıktı?<br />
 Kasap Werner!<br />
 Ben-Klaus Baba, ben seni ner’den tanıdım ya…<br />
 Anne- Ben, söylemiştim sana.<br />
 Ha, o kız,<br />
 n’oldu evladım?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>Seyhan Erözçelik</strong><strong><br />
 <em><strong>(Kitap-lık, Ocak 2005)</strong></em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Önceki post-modernist şiir tanımlamalarım ışığında, okurun algısına ve takdirine bırakıyorum, bu garabet metnin değerlendirilmesini…</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bir başka post-modernist şiir örneği de Serkan Işın’a ait “OKUNAMAZKIYIL”:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>OKUNAMAZKIYIL</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Buna bunca budun konuşma<br />
 İriğine varıyor biçimsiz sokakların<br />
 Temelli yiğit apartmanları<br />
 Yıkamıyor kaç zemandır<br />
 Humma Baş tacı yara<br />
 Bazı kaş kaldırmalar<br />
 Burun bükmeler oğurunca<br />
 Çık tepelerine fılkıran ağıçların<br />
 Bakış karesinde irsî<br />
 Kişiler nefes nefese yoğurduğunca<br />
 Yurdum budur konuşma<br />
 Meşalle katle vacib surat<br />
 Bukleleri ile bulunur kadın<br />
 Bir dil ittire kaktıra hürriyet<br />
 Öğrülür ham tezkeresinden<br />
 Fenalığında kişniş mezağarların<br />
 Taştılığın baharında mıcmır ekin<br />
 Oynaş durur sevgilinin yüzünde<br />
 Bir güneşe güllah mevzili mıh<br />
 Sevgilinin memesine notalar kor Üfle</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>Serkan IŞIN</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Gene, insanın merkez almaktan öte bir tavırla okurun empati ya da özdeşlik kurmasını önemsemeyen, kaynağını nesnel gerçeklik alan imgeler yerine, saçma’larla yazılmış, sadece şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye gitmeyen bencil ve şımarıkça bir yazınsal oyun var karşımızda.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bir başka post-modernist şiir örneği de Heves Dergisi’de yayımlanmış Mehmet Öztek imzalı “Bu Bir Teklif Mektubu Değildir”:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>Bu Bir Teklif Mektubu Değildir</strong><strong><br />
 </strong><br />
 René Magritte’çin</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">1. Kapsam</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Evlerden upuzun sıkıldığımız</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Buuu, kapsam buuuu</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yetmiş, çekiçle hüzünler</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ünler çalıştığımız</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">2. Technıcal Specıfıcatıon*</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">* D ilimi kesiyorum: Bazen karıştırıyorum1:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kafadan, atmış kadar ton kapasiteli, 13 metre usunluğumda, 2.5 metre eniçliğinde, taşınmak ki aşınmamak ve upuzun yükler dayamak ağlı yollara, akşamdı ve bir adamın dibine kadar kendine kılavuz daldığı, yollara… Cafcaflı ve upuzun, geniç bir araç, asfalttan ve devletten, iliklerine kaçmak’çin, seyircilere, ve trafiğe kapalı yerlerinize, tastamam tasarlanmış bir araç, uzun bir araç; rüyalara yaklaşmak, gibi yakışmamak doğruya, yanlış ve yalnız ve şoseler’çin, kulaklarınız çinlemesin cin bir tortuya, bu araçtan bir adet dinmelisiniz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kafam diyorum, kafamda park yapılmaz, umuluyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Özgelimi, fena yerinizden bölünmüşsünüz. Kalabalık, kemiklerinizde bozuk kafiye: Hormonlardan ormanlara açılmak, kaçmak, bir bahçeyi parılçalamak2, salgınızı bozmak, olay değil bu tepeler tırmanmak, bi treyler’iniz bile ok biliyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çok adet Sembol marka treyler</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">binmelisiniz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Üç bağlamlı, şey yani üç dingilli, er türlü titreşime karşı, yığma yaprak makaslı -siz o bahçelerden geçmiş miydiniz?- ıh ulan ıh, en enli yerlerimizdi onlar, ne zaman ne zamandı bir yağmur kaşınsak, tutar titreşen makaslara giderdik. Ama yine de siz, siz bilirsiniz. (Patpatron, ben burada, dürzüstlük yapmalıyım: Kayıptır lan titreşimsiz bir treyler.)</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ek yerleri, yan anlam bolluğundan gelen ek yerleri, leh imledikçe mukavim, yol bi treyleriniz yoksa nedir ki?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">3. Teslim Süresi</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Oh şu kafam bu kayıyorum, kıyak bir mevsim; güze doğru sendeleyim müsait misin? Bir ıslak bu sansınlar iyiyim, öl ye desinler ben iyiyim, şakağımdan patinajlı evler geçiyor ve ben daha daha iyiymişmişim -sipariş tarihini müteakiben kırık iş günü içinde- sürü dolunca sisi ben bi treylere bindireceğim.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">4. Teslim Yeri</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben oraya organlı gittim, tahayyül buyurun organlı gittim, ordalar, evsiz bir balkon düşüydüler boyuna; ordalara kimse gelmez bir haz gününde, bir haz günüydü, ben bittim. (Bi ses var dip dip dip,yuh ulan yuh, gönderilmez her yer genç bir bir araç, bu ödünç: bir yaz gününe ben gittim. 3 )</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">5. Fiyatı</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben yanlı yaptım.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben adam olmamak;</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bi patron olarak,</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Baba beni burma kov.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">6. Ödeme Şekli</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bendimi azar azar verdimdi, uçurum toslamak benim işimdi:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">İçe başlıyorum yarısı peşin, izden gelmiyorum çark ettim.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kırık iş gününün sonunda, için yarılışının bedeli, ödenmelidir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Fay hatlarımıza katma hayat vergisi</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Dahildir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">7. Opsiyon</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Öz ne konuşuyor ne karışıyor, bu treyler ne, ne yer koşuyor. -Yedi gün- yedi yedi beni gün, treyler bu, taahhüt mülkümden ne taşırıyor4. Titreşimsiz, bedel sis, yedi gün hiç intihar afedersiniz, olay çekemiyorum, opsiyon düşürüyorum, bi ara yer var odaya gidiyorum, yedi yedi gün oraya giriyorum, evlere evsiz ve bu treyler sis, ben artık kendime yakışıyorum. 5</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">1 Edip Cansever: O, <em>O bir Yakup’un çağrılmamış şekliydi.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">2 Ömer Şişman: O, <em>O bazen dilini parılçalardı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">3 Ali Özgür Özkarcı: O, <em>O</em> hep kalmak gibi bir şeydi.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">4 <em>O taştaşımıyordu</em>, O, Enis Akın’dı.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">5 Mehmet Öztek: O, O bir metal yığınında mest-i fenaydı.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>Mehmet Öztek</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>(Heves, 5)</strong><strong><br />
 </strong><br />
 Görüldüğü üzere, gene sürrealizmden post-modernist şiire eklemlenmiş oto-didakt yöntemiyle şair öznenin bencilce bilinçaltını dışavurumundan öte gitmeyen, anlam’ı ve okurun alımlama sürecini hiçleyen, kendi üstüne kapanan bir kara kapı olmaktan öteye geçemeyen ve böylece sanat tarihinin çöplüğündeki yerini daha doğar doğmaz hazırlayan bir başka metin daha…</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ne acıdır ki bu post-modernist şiirlere daha pek çok örnek verilebilir, edebiyat dergilerinde ve şiir yıllıklarında kendilerine ayrılan geniş yer eşliğinde. Er geç sanat tarihinin çöplüğünü boylayacak bu yazınsal oyunların varlığı ise, zaten az sayıda olan şiir okurunu iyice şiirden soğutulması sonucunu getirmektedir öncelikle. Şiirden okurun ve “yaşayan, sahici” insanın dışlanmasıyla birlikte şiir, iyice hayatın dışına itilmekte, “entelektüel gevezelik” sığlığına indirgenmektedir. Hayattan yansımayan, toplumsal devinime katkısı olmayan, şiirin asli derdi ve niteliği olan/olması gereken politik muhalefet tavrından sıyrılmış, toplumdaki bireylerin şiir düzleminde dili olmayı umursamayan, sadece şair öznenin oyuncağı haline getirilmiş güdük bir şiir anlayışı hüküm sürmekte ve buna el veren edebiyat erk odakları sayesinde kapitalizmin ekmeğine yağ sürülmektedir. Böylece kapitalizm tarafından istendiği gibi, soru sormayan, sorgulamayan, muhalefet etmeyen, estetik algı ve bilinç düzeyleri sığ, sadece birer tüketim makinesi haline gelmesi beklenen “sürü” bireyler üretilmesine katkıda bulunulmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong><br />
 <strong>(Ocak 2011)</strong></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/04/post-modernist-siirler-sirki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KÜRESELLEŞME SÜRECİ, ŞİİRİN ZAYIFLAYAN MUHALEFETİ VE BİR İMKAN OLARAK İNTERNET</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/04/kuresellesme-sureci-siirin-zayiflayan-muhalefeti-ve-bir-imkan-olarak-internet/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/04/kuresellesme-sureci-siirin-zayiflayan-muhalefeti-ve-bir-imkan-olarak-internet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Apr 2011 22:27:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tamer Gülbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=810</guid>
		<description><![CDATA[Sanatsal dönüşüm sürecinin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümden bağımsız düşünülemeyeceğini biliyoruz. Aynı şekilde, adına küreselleşme dediğimiz sürecin yeni bir süreç olmadığını, onun kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana geçerli bir kavram...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sanatsal dönüşüm sürecinin toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümden bağımsız düşünülemeyeceğini biliyoruz. Aynı şekilde, adına küreselleşme dediğimiz sürecin yeni bir süreç olmadığını, onun kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana geçerli bir kavram olduğunu da biliyoruz. Ancak, hızlanarak artan teknolojik yenilikler, dönüşümü özellikle son 25-30 yıl içinde çıplak gözle takip edilebilir hale getirmiştir. Böylece, neo-liberal kapitalist dünya görüşünün ve serbest piyasa ekonomisinin bütün dünyaya büyük bir süratle yayıldığı emperyalist bir süreç yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Küresel kapitalist kültür, toplumların geleneksel kültürel değerlerini erozyona uğratmakta ve onların yerini almaktadır. Bu yeni kültür, kendi öz kültürüne yabancılaşmış, kişisel çıkarlarını her değerin önünde tutan, rekabetçi, bencil ve fırsatçı bireyler ortaya çıkarmıştır. Uzun zamandır, görselliğin giderek önem kazandığı, anlamın biçime yenildiği bir imaj çağını yaşıyoruz. Kimilerinin şakayla karışık “cilalı imaj devri” olarak adlandırdığı bu durum da yine doğrudan küreselleşme sürecinin insani ve toplumsal değerler üzerinde yarattığı aşınmanın bir yansıması ve sonucudur.<span id="more-810"></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Peki, yukarıda kısaca sözü edilen süreç, şiiri ve şairi ne biçimde ve ne ölçüde etkilemiştir, etkilemektedir? Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bütün bu değişim ve dönüşümden şiir de nasibini almıştır. Oldum olası toplumsal muhalefetin sözcüsü olan şiirin bu muhalefet özelliği gitgide zayıflamaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz rekabetçi, bencil, fırsatçılığı yaşam felsefesi haline getirmiş insan tipinin yaygınlaşması, şairin insana, onun saflığına, toplumsal kurtuluşa olan inancını yıpratmış, yine bu toplumun bireyi olan şair de genel etkileşimle benzer biçimde dönüşüme uğramıştır. Anlam şiirden gitgide dışlanmış, şiirsel içerik fazlasıyla bireyselleşmiş, şiirin muhalefeti toplumsal özelliğini yitirmiş, en fazla nihilist ve anarşist bir söyleme dönüşmüştür. Kaldı ki bu alternatif muhalif söylem bile genel bireysel post-modern söylemin yanında devede kulak kalmıştır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Öte yandan, kapitalizmin körüklediği mal patlaması ve mal çeşitliliği algı biçimini de dönüşüme uğratmıştır. Post-modern hayat zamanla çevredeki mal ve dolayısıyla da ‘uyarıcı’ sayısını o ölçüde arttırmıştır ki, şairin de, toplumun diğer bireyleri gibi, bırakın kafasını toplayıp muhalefete odaklanmayı, kendi iç dünyasına odaklanması dahi zorlaşmaya başlamıştır. Küreselleşme sürecinin dönüştürdüğü algı nedeniyle insanların öncelikleri değişmeye başlamış, zaman azalmış, değer yargıları da buna koşut olarak dönüşüme uğramış, ‘geçicilik’ duygusu artmaya başlamıştır. Bu geçicilik duygusu, daha önce sözünü ettiğimiz ‘görselliğin ön plana çıkışı’ gerçeğiyle birleşince, şiirde nicelik ön plana çıkmıştır. Gelişen teknik imkanlar doğrultusunda basılan dergi ve kitap sayısı artmış, nicelik artarken bu gürültülü kalabalıkta nitelik gözetilemez hale gelmiştir. Şiir de diğer metalar gibi çabuk tüketilen bir metaya dönüşmüşe benzemektedir. Sapla samanın birbirine karıştığı kaotik bir ortam yaşıyoruz epeydir. Görünen odur ki, muhalefetini çekincesiz biçimde ortaya koyan eski tip naif romantik şair tipi, yerini artık rekabetçi ve kariyerist bir şair tipine bırakmaktadır. Dolayısıyla, küreselleşme yörüngesinde şiirde ve şairde gerçekleşen bu dönüşümler ve değişimler, tanımı gereği muhalif olması beklenen şairin duruşuyla ilgili ciddi bir şüphe yaratmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Peki, durumlar bu merkezdeyken, çözüm için ne yapılabilir? Başta da söylediğimiz gibi, küreselleşme süreci kavramının, teknoloji kavramından ayrı düşünülebilmesi söz konusu değildir. Teknoloji, yukarıda sayılan olumsuzluklardan bazılarının katalizörü olmakla birlikte, şayet bir çare gelecekse, onun da kaynağı durumundadır. Şiirle teknoloji ilişkisi denilince akla ilk gelen kavramsa ‘internet’ olmaktadır. Marshall McLuhan’ın 1967’de icat ettiği “Küresel Köy” kavramı, internetin yaygın olarak kullanıma girmesinden sonra daha da güçlenmiştir. Doksanlarda Körfez Savaşı’nın televizyondan “naklen” yayınlanmasının post-modern etkisini üzerimizden henüz atamamışken, bu kez de Tunus ve Mısır’da dikta deviren bir “Facebook Ayaklanması” kavramıyla tanıştık. “Sanal” ortamın, “gerçek” sonucu, şaşırtıcı olduğu kadar aydınlatıcı da oldu. Tamam, kredi kartı numarası vererek sanalı gerçeğe dönüştürme işlemine alışmıştık zaten, ya da bu elektronik mecra aracılığıyla kapımıza kadar yemek getirtebildiğimizi öğrenmiştik. Ama, bunlar kapitalizmin para tuzaklarıydı ne de olsa. Oysa, şimdi gördüğümüz başka bir şeydi: Sıradan insanlar, interneti kullanarak toplumsal bir amaç doğrultusunda organize oluyorlardı. Bu durumun şiirsel bir karşılığı da olamaz mıydı?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Son zamanlarda şairlerce oluşturulan internet sitelerinin ve blogların sayısındaki belirgin artış dikkati çekmektedir. Algı bakımından kağıda dokunmaya alışkın olan daha eski kuşaklar çok sıcak bakmasalar da, gençler arasında bu imkan hızla artan oranda kullanılmaktadır. Böylece, basılıp dağıtılan dergi anlayışında zorunlu olarak girilmesi gereken ticari ilişkiler ağından, para ilişkilerinden muaf kalınmakta, bu da ayrı bir özgürlük duygusu yaratmaktadır. Yayıncının da okuyucunun da parasal herhangi bir ilişkiye girmediği daha doğrudan bir iletişim imkanıdır söz konusu olan. Bunun yanı sıra basılı yayıncılık dünyasında görmeye alışık olduğumuz hiyerarşik yapı ile birlikte biat kültürü de büyük ölçüde ortadan kalkmış olmaktadır. Ayrıca, herhangi bir tartışmada cevap hakkını kullanmak için aylarca beklenmemekte, tepki anında gösterilebilmektedir. Bu durumsa, iletişimi daha gerçek ve sahici kılmaktadır. İnternetin şiir adına kazanımlarından bir başkası da, dünyanın başka yerlerinde yazılan şiirlerden anında haberdar olma imkanı sağlamasıdır. ‘Google Translation’ gibi programlar sayesinde, hiç bilmediğimiz dillerde yazılan şiirlerin en azından konusuyla ilgili bir fikir edinebilmekteyiz. Ya da, diyelim ki İngiltere’de henüz yayımlanmış bir kitabı kısa sürede kapımıza kadar getirtebilmekteyiz. Bu durumsa elbette ki şaire yeni bakış açıları kazandırmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Tabii ki, internet ortamı da baştan sona güllük gülistanlık değildir. Örneğin, başta sözünü ettiğimiz post-modern “geçicilik” duygusunu vurgulayan bir yanı vardır internetin. Siteler, bloglar, bir anda kayıplara karışabilmekte, tartışma konuları çok sık değişmekte ve yön değiştirmektedir. Dolaşıma girmek ne ölçüde kolaysa, dolaşımdan kalkmak da o ölçüde kolay olabilmektedir. Öte yandan internet, sapla samanı karıştıran bir “eşitleyicilik” duygusu da yaratmaktadır. Örneğin, bir Yahya Kemal şiiri ile gazete ilavesinden fırlamış bir şiirimsi aynı sayfada buluşabilmektedir. ‘Bilgi kirliliği’ de yine internetin dezavantajlarından bir başkasıdır. Can Yücel örneği hepimizin malumudur. Onun adıyla dolaşıma giren şiirlerin neredeyse yüzde doksanı Can Yücel’le ilgisi olmayan işlerdir. Buna karşın, şairler dahi bu ayrımı yapamayacak duruma gelip bunları onun ismiyle paylaşabilmektedirler.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yine de görülen odur ki, bazı dezavantajlarına rağmen internet, şiirin muhalif tavrını yeniden güçlendirebilecek, küreselleşme sürecini şiirin lehine çevirebilecek öncelikli bir imkan olarak önümüzde durmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/04/kuresellesme-sureci-siirin-zayiflayan-muhalefeti-ve-bir-imkan-olarak-internet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jerzy Grotowski&#8217;nin Son Yazısı*</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/02/jerzy-grotowskinin-son-yazisi/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/02/jerzy-grotowskinin-son-yazisi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Feb 2011 02:06:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Jerzy Grotowski</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=792</guid>
		<description><![CDATA[Çeviren: Erdoğan Kul (Bu metin, Jerzy Grotowski’nin isteği üzerine, ölümünden sonra yayımlanmıştır.) Büyük olasılıkla, artık ömrümün sonuna yaklaşmış bulunuyorum. Her şeyden önce, Jerzy Grotowski ve Thomas Richards Çalışma Merkezi’nin çalışmalarına...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 450px;">Çeviren: <strong>Erdoğan Kul</strong></p>
<p style="padding-left: 450px;"><strong><br />
 </strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><em>(Bu metin, Jerzy Grotowski’nin isteği üzerine, ölümünden sonra yayımlanmıştır.)</em></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Büyük olasılıkla, artık ömrümün sonuna yaklaşmış bulunuyorum. Her şeyden önce, Jerzy Grotowski ve Thomas Richards Çalışma Merkezi’nin çalışmalarına ilişkin yanlış anlamalara yol açan bir bilgiyi düzeltmek istiyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">“<em>Action</em>: Grotowski’nin son oyunu.” Bu bilgi, gerçeğin üç bakımdan çarpıtılmasını içeriyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bir kere, benim tiyatro yönetmeni olarak sahneye koyduğum son oyun <em>Apocalypsis cum Figuris</em> adını taşımaktadır. 1969’da yaratılmış ve son kez 1980’de sahnelenmişti. Bu tarihten sonra sahneye koyduğum herhangi bir oyun yoktur.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra, <em>Action</em> bir oyun değildir. Sanat alanına aidiyeti, bir temsil olması dolayısıyla değildir; o, araç olarak sanat alanında yaratılmış bir <em>opus</em>’tur. İcracılarının, gösterim sanatlarına ilişkin bir gereçte, kendi kendilerine çalışmalarını düzenlemek üzere tasarlanmaktadır.<span id="more-792"></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Tanıklar, dış gözlemciler hazır bulunabilirler de, bulunmayabilirler de; bu, farklı koşullar altında, bu yaklaşımın gerektirdiği durumlara bağlıdır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben, araç olarak sanattan söz ettiğim zaman, dikeyliğe göndermede bulunuyorum. Dikeylik&#8230; Bu olguyu enerji kategorileri içinde düşünebiliriz: Yoğun ama organik enerjiler (duyarlığa, içgüdülere ve yaşam güdülerine bağlı) ve daha incelikli öbür enerjiler. Dikeylik denince, bir bakıma “güncel düzey” olarak da adlandırabileceğimiz kaba düzeyden, daha incelikli bir enerji düzeyine, hatta <em>daha yüksek bağıntılar</em>a geçmek anlaşılmalıdır. Ben basit bir biçimde rotayı, yönü işaret ediyorum. Burada bir başka geçit de var: Bir kişi daha yüksek bağıntılara ulaştığı takdirde -yani, enerji kavramından hareketle konuşacak olursak, kişi çok daha incelikli enerjiye erişirse eğer- o kişi açısından, aynı zamanda bu incelikli şeyleri bedensel yoğunluğa bağlı daha ortak gerçekliğe getirirken, bir iniş sorunu da vardır. Thomas Richards kendi algısını, böylesi bir sürece ilişkin kişisel deneyimini analiz etti ve bunu <em>iç edim</em> olarak tanımladı.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Dikeylikle amaçlanan, doğamızın bir bölümünü yadsımak, ondan vazgeçmek değildir; her şey kendi doğal yerinde kalmalı, kendi doğal yerini korumalıdır: Beden, baş, “ayağımızın altındaki” şeyler, “başımızın üstündeki” şeyler. Hepsi dikey bir çizgi gibidir ve bu dikeylik, organiklik ve farklılık arasında sıkıca tutulmalıdır. Farkındalık, dile (düşünmenin aracına) değil, varlığa/ öze/ mevcudiyete bağlı olan bilinçlilik demektir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">O halde yineliyorum: <em>Action</em>, bir “oyun” değildir; tümüyle Thomas Richards tarafından yaratılan ve yönetilen bir opus’tur ve o, 1994’ten beri bunun üzerinde aralıksız çalışmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Action</em>’un Thomas Richards’la benim aramda bir ortak çalışma, bir işbirliği olup olmadığı sorulabilir. Şunu söyleyebilirim: Bir işi dört elle yapma anlamında böyle değil; ama, geleneksel olarak anlaşıldığı biçimiyle 1985’ten beri onunla birlikte yürüttüğüm çalışmamın ‘bulaşma, yayılma’ özelliği taşıyan doğası anlamında, böyle. Ona benden bulaşan, yaşamım boyunca erişmiş olduğumdur: İşin <em>iç</em> yönü.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Thomas Richards, <em>Action</em>’un özel yazarıdır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bu ifadeleri tekrarlamamın nedeni, çoktandır içimde yer etmiş bulunan konulara yaklaşmadan önce tam anlamıyla bir temizlik yapmak, ortalığı silip süpürmektir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kişi neyi, kime ve nasıl bulaştırabilir; yayabilir? Bunlar, bir geleneği miras alan herkesin kendine yönelttiği sorulardır; çünkü o, aynı zamanda bir tür ödevi de devralmıştır: Aldığı, benimsediği şeyi yaymak, bulaştırmak.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Araştırmanın gelenekteki rolü nedir? Kendi kendine çalışma geleneği, örnekleme yoluyla konuşursak, yoga ya da içsel yaşam geleneği ne dereceye kadar aynı zamanda bir sorgulama, araştırma olabilir ve her yeni kuşakla bir adım daha ileri gider?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Tibet Budizminin bir kolunda şöyle bir söz vardır: Bir gelenek; eğer yeni kuşak, onların yaptığı keşifleri unutmaksızın ve mahvetmeksizin önceki kuşağın bir adım önünde gidiyorsa yaşayabilir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Biliyorum, biliyorum… Sanat alanında gelişimden, ilerlemeden değil, yalnızca evrimden söz edebiliriz ve diyebilir ki Beckett’in çalışmaları, kendi zamanının çok ötelerine ulaşabilmiş olan Shakespeare’inkilerden daha ileri değildir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ama ben burada hem sanatsal alan üzerine hem de salt sanatsal olmayan alan üzerine konuşuyorum. Araç olarak sanat alanında -Thomas Richards’ın Action, antik şarkılar ve buradaki araştırmaları işgal eden geleneğe ilişkin tüm bu geniş alan üzerine çalışmalarını göz önüne aldığımda- yeni kuşağın, bir önceki kuşağa göre şimdiden bir ilerleme gösterdiğini gözlemliyorum.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"> </p>
<p style="padding-left: 570px; text-align: justify;"><em><strong><span style="font-size: x-small;">Jerzy Grotovski</span></strong></em></p>
<p style="padding-left: 570px; text-align: justify;"><em><strong><span style="font-size: x-small;">4 Temmuz 1998</span></strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em><strong><span style="font-size: x-small;"><span style="text-decoration: underline;"> </span><br />
 </span></strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="font-size: x-small;">* <em>The Drama Review</em> 43, 2 (T 162), Summer 1999.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/02/jerzy-grotowskinin-son-yazisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/01/odul-duzleminde-siir-erkini-yikmanin-anatomisi/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/01/odul-duzleminde-siir-erkini-yikmanin-anatomisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2011 20:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Engin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=776</guid>
		<description><![CDATA[Ödüllendirmek, üst konumundaki biri ya da birilerinin, ast konumundaki biri ya da birilerine övgü lütuf etmesidir. Yani her şeyden önce iki birey arasında hiyerarşi kurar ki hiyerarşi insani değildir, dolayısıyla...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ödüllendirmek, üst konumundaki biri ya da birilerinin, ast konumundaki biri ya da birilerine övgü lütuf etmesidir. Yani her şeyden önce iki birey arasında hiyerarşi kurar ki hiyerarşi insani değildir, dolayısıyla ödüllendirmek ve ödül beklemek de insani bir eylem değildir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Sahibinden daha doğrusu kendisini sahibi olarak gören insandan ona uygun eylem sergilediği için bir köpeğin “ödül” beklemesi, kendi yapısı açısından anlaşılabilir bir durumdur, oysa insani eylemin temel ölçütü, herkese göz hizasında bakıp kalp hizasında sevebilmek, yani kimseyi üst ya da ast saymamak, herkesi kendiyle eşit düzlemde görüp buna göre hareket etmektir. Oysa ödül beklediğiniz zaman, otomatikman ödül veren özneleri üst, kendinizi ast konumuna getirirsiniz, kendinizi eşitlik çizgisinin altına, ödül veren özneleri de çizginin üstüne çekersiniz, yani fırlatılan topu sahibine getirdiği için ödül olarak kuru mama bekleyen köpekten farkınız kalmaz.<span id="more-776"></span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu açıdan ele alındığında, tek tek şiirlere ya da şiir dosyaları veya şiir kitaplarına verilen ödüllerin hem ödül talep eden hem de ödül verenler açısından, insanın insana üstünlüğünün olamayacağı, aralarında hiyerarşi kurulmaması gerektiği temelindeki insani öze aykırılığı ortaya çıkar.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ödül veren özneler, “sunan” taraf olduğu, ödül talep edenlerle aralarında kurulan hiyerarşik yapıda “üst” konumunda oldukları için bir erk gücü elde ederler. Tıpkı istediği eylemi yapan köpeğe kuru mama “sunan” ve ödül talep eden köpeğe karşı “üst”  konumunda bulunan “sahip” insanın durumundaki gibi. Dolayısıyla bir şiir ödülü almayı talep edenler, ödül verenlere, bu talepleriyle bir erk alanı sağlar ve bu alana tabi olurlar. Politik bağlamda da erki yaratan, gene kendi başlarında bir politik erk bulunmasını talep edenlerdir zaten. Ancak toplumdaki bireyler erkperestliği aşmaya başladıkça, sınıfsız bir dünya kurulması yönünde adımlar atılabilir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ödül talep edenlerin varlığıyla, ödül verenlerin şiir erki oluşur, oysa şiir muhalif duran/durması gereken ve şiir erki başta olmak üzere her türlü erke muhalif tavır sergilemesi gereken bir olgudur. Ancak bu şekilde sanatın eleştirme, sorgulama ve toplumsal devingenliğe katkı işlevi gerçekleştirilebilir. Şiir erkine tabi olmak, pekâlâ politik erke tabi olmayı da getirir ki şair özne, politik erki elinde bulunduranlar, kendi ideolojik algısında olsa dahi toplumun muhalif sesi olmak adına, sanatın ve dolayısıyla şiirin eleştirme/sorgulama/toplumsal devingenliğe katkı işlevi açısından politik erkten uzak durmalıdır. Dolayısıyla şiir ödülü sunan ya da talep eden şairler, en baştan sanatın ve şiirin temel yapısına, asli işlevine, birincil niteliğine aykırı hareket ederler.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Yani şiir ödülü vermek ya da almak her iki taraf için de hem insani öze hem de sanatın ve şiirin temel niteliğine aykırı bir eylemdir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Buraya kadarki şiir ödülü irdelemesi, idealize edilmiş, yani kendi içinde tutarlı ve kendi koyduğu çizgiler dahilinde ödül veren ödül mekanizmaları baz alınarak yapılmıştır. Yani, şiir ödülü sunan tarafın, kendi ilkelerini ortaya koyup bu ilkelere uygun olarak ödül talep ederek şiirlerini gönderenlerin eserlerini, şiir sanatının günümüzdeki nesnel ölçütleri, şiir ödülü şartnamesinin içeriği ve eğer varsa adına ödül verilen şairin poetik algısına paralellik temelinde değerlendirdiği varsayılmaktadır. Oysaki pratikte durumun böyle olmadığı, şiirle az çok ilintisi bulunan herkes tarafından bilinmektedir. Geçmişten bugüne, şiir ödüllerinin verilmesinde yaşanan pek çok olumsuzluğun varlığı sürekli gündeme gelmiştir. Ödüllerin verilmesinde şeyh-mürit, baba-oğul, ahbap çavuş hatta sevgili-metres ilişkilerinin belirleyici olduğu ya da para ödülü olan kimi ödüllerin ekonomik destek amaçlı olarak durumu kötü olan ve elbette “tanıdık, eş-dost” şaire verildiği ya da sosyalist bir şair adına konmuş bir ödülün post-modernist bir şaire verilmesi gibi ödülün kendisini hiçleyen eylemler sıkça ve sürekli yaşanmaktadır. Yani şiir ödülü talep edenlerin şiir ödülü verenlere sağladığı şiir erki, ödül veren özneler tarafından kendi çıkar ve keyfiyetlerine göre kötüye kullanılmakta ve idealize edilmiş ödül mekanizmasından daha kötü bir tablo ortaya çıkmaktadır. Böylece insani özden iyice uzaklaşılan, şiirin küçük kirli çıkarlara alet edildiği ve şiir erkinin gücüyle, şiirin ve şairlerin yönlendirilmeye çalışıldığı bir durum var olmaktadır. Özellikle ödül veren öznelerin (jüri üyelerinin) çoğunun her sene aynı ödülün jüri üyesi olmaları, hatta bazı şairlerin pek çok farklı ödülün jüri ekibinde yer almaları, edindikleri şiir erkiyle, kendi egolarını beslemek amacıyla mürit edinebilmelerini sağlamakta ve özellikle genç şairlerin, jürinin poetik algısına uygun şiirler yazmaları yönünde yönlendirilmesi sonucunu da doğurmaktadır. Böylece jüridekiler, kendi şiir algılarına ivme kazandırma yetisi elde etmektedirler, elbette şiir erkini var eden ve besleyen ödül talep ediciler sayesinde.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Sanat eserinin bir başka eserle “yarıştırılması” ise bir başka ve çok yönlü, derinlikli bir tartışma konusu. Ontolojik bağlamda her sanat eserin biricikliği ve bir başka eser ile niteliksel açıdan kıyaslanmasının sakat bir tavır olmasına vurgu yapan Cengiz Gündoğdu’nun şiir yarışmaları/ödülleri ile ilgili yazıları ve İonna Kuçuradi’nin “değer” kavramı ve “bir sanat eserinin değerlendirilmesi” ile ilgili yazıları, bu konuda açımlayıcı ve tartışma alanını genişletici olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">İdealize edilmiş bir şiir “yarışmasında”, yani kendi paradigması içinde referans aldığı politik ve poetik düzlemde, jüri üyelerinin, şiirin nesnel ölçütlerine göre yarışmaya katılan ya da aday gösterilen şiirleri değerlendirmesi ise elbette değerlendiren öznelerin öznel algılarından bağımsız olamaz, çünkü hiçbir nesnel amaçlı değerlendirme, öznel algıdan bağımsız değildir. Burada “nesnel ölçütler” derken, o sanat disiplinin diyalektik gereği tarihsel değişim/dönüşüm sürecinde geçirdiği aşamalar sonucu bugün geldiği konumu ile ortaya çıkan niteliksel özelliklerine vurgu yapılmakla birlikte, bu ölçütler pozitif bilimlerdeki gibi sayısal veriler ve ölçümlerle somutlanabilir olmadığından, jüri üyelerinin öznel algılarına dayalı yorumlarının eserin değerlendirilmesine etkisi yadsınamaz.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bir şiir ile bir başka şiiri niteliksel olarak kıyaslamak, temelde bir atı diğeri ile hız üzerinden kıyaslamak ile aynı düzlemde, kapitalist ekonominin rekabetçi algısına koşuttur. Kaldı ki at yarışında, hız üzerinden iki atın kıyaslanmasının yarışı izleyenlerin öznel algısından bağımsız nesnel bir sonucu vardır, yani atlardan biri ötekini geçer ve izleyici öznelerden bağımsız olarak kıyaslama kendi sonucunu doğurur. Sanat eserinin “yarıştırılmasında” ise, idealize edilmiş bir yarışmada dahi, eserleri değerlendirenlerin öznel algısı kıyas mekanizmasına dâhil olacağı, hatta ağır basacağı için kıyaslamanın kendi nesnel sonucunu doğurmasından söz edilemez. Cengiz Gündoğdu’nun “Sanatta Star Sistemi” yazısında <em>(</em><em>Varlık Dergisi, Temmuz 1984) </em>belirttiği gibi, kendi yapısı gereği sürekli kâr marjını arttırmayı hedefleyen kapitalizmin, mal olarak gördüğü sanat eserlerini “piyasada” palazlandırmak için ödül kavramını da araç olarak kullandığı, bilinen bir durumdur ki bunun “çok satan” roman türü düzlemindeki etkileri yıllardır görülmektedir. Şiir bugün “satan” bir yazınsal tür değil, dolayısıyla kapitalizm için kâr unsuru olarak roman kadar iştah açıcı değil. Bugün sadece yayınevlerinin <em>(ne acıdır ki “solcu” geçinen kimi yayınevleri de dahil) </em>şair üzerinden kâr elde ettiği, kitabın maliyetinin üstüne yüzde yüz kâr eklenip şairden alınarak şiir kitaplarının basıldığı bir “şiir kitabı piyasası” var ki bu da bir başka derinlikli bir tartışma konusu elbette. Bugün “satmayan” hatta “hiç satmayan “ yazınsal tür olan şiir, ilerde roman gibi “satan” bir tür haline gelirse, hiç şüphesiz kapitalizm, romanda olduğu gibi şiirde de ödül mekanizmasını, satışları arttırmak ve böylece yüksek kâr elde etmek için kullanacak, “piyasada çok satması muhtemel” şiir kitaplarına ödül verilmesi, belirleyici unsur olmaya başlayacak ve yazılan şiirlerin niteliği de bu ödüllere tabi şiir yazanlar tarafından “piyasaya” göre belirlenecektir. Bugün “rekabetçi” mantaliteyle kurulan ödül mekanizmasını reddetmeyen şairler de o koşullarda, şiiri “piyasa için üretilen meta” konumuna getiren tavra koşut davranacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Mevcut durumun değişmesinin ilk adımı olarak, tüm şairlerin önce insan olarak kendi öz benliklerine ve şiire saygı gereği şiir ödülü kavramını toptan reddetmesi, böylece kendilerinin ödül talep eden olarak “ast”, ödül verenlerin de “üst” konumuna gelmesine, böylelikle aralarında insan onuruna aykırı olarak bir hiyerarşik yapı kurulmasına, bu sayede bir şiir erki mekanizmasının kurulmasına ve bunun, erki elinde bulunduranlar tarafından kişisel çıkar ve amaçlarına yönelik olarak kullanılmasına, şiirin poetik ve politik düzlemde muhalif tavrına aykırı şekilde yönlendirilmesine, sanat eserinin kapitalist ekonomi anlayışına koşut “rekabetçi” algıyla “yarıştırılmasına” itiraz etmeleri gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Özcesi, ödül düzleminde şiir erkinin yıkılması, şiire ve insan onuruna saygı gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="font-size: small;"><strong>Ocak 2011</strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/01/odul-duzleminde-siir-erkini-yikmanin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/01/yeni-sinsiyet%e2%80%99in-seckinlik-arayisi/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/01/yeni-sinsiyet%e2%80%99in-seckinlik-arayisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 14:24:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zafer Yalçınpınar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=772</guid>
		<description><![CDATA[Seçkinlik, saygınlık ve bu ikisi doğrultusunda oluşan statüko arayışı, Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin[1] kendini, arzularını ve hilebaz stratejilerini sisleyemediği, bu yönde dezenformasyon uygulayamadığı en belirgin konulardan biridir. Yeni Sinsiyet’in seçkinlik arayışı...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Seçkinlik, saygınlık ve bu ikisi doğrultusunda oluşan statüko arayışı, Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin<a href="#_edn1">[1]</a> kendini, arzularını ve hilebaz stratejilerini sisleyemediği, bu yönde dezenformasyon uygulayamadığı en belirgin konulardan biridir. Yeni Sinsiyet’in seçkinlik arayışı çoğulcu yaklaşımlarla tersleşen oligarşik bir düzeneğin kurulumunu içerdiği için Yeni Sinsiyet’in projelendirdiği hedef kitlesinde gecikmeli bir huzursuzluk yaratmaktadır. Yeni Sinsiyet’in niceliksel olarak hedeflediği “biz” söylemine ve retorik arsızlığına<a href="#_edn2">[2]</a> uymayan niteliksel bir arayış, huzursuzluğun kök nedenidir. Bu his cehalet alanında -henüz- bütünlüklü bir “farkındalık” boyutuna gelemediği için çoğunlukla gecikmeli olarak duyulmakta, geçiştirilmekte ve büyük bir tepkisellik içermemektedir.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Önünde sonunda, hangi enstrümanları hangi amaçlarla kullanırlarsa kullansınlar, Yeni Sinsiyet tipolojisi ve nemalanıcıları kendilerini sağlama bağlayacakları bir ayrıcalık katmanını arzu etmektedir, bu durum gün gibi ortadadır. Arzu edilen kalıcılık  ve müstahkem mevki bizzat statükonun tanımında vücut bulmaktadır.<span id="more-772"></span> Ancak, bir amaç olarak düşündüğümüzde seçkinlik, Yeni Sinsiyet’in diğer stratejik amaçlarıyla karşılaştırıldığında gerçekleşmesi ve projelendirmesi en zor olanıdır. Bu kapsamda aklıma hemen şu sorular geliyor: Kalıcılığı ve sürdürülebilirliği açısından Yeni Sinsiyet’in yeni bir seçkinlik katmanını oluşturabilmesi ya da bu yöndeki enstrümanları kullanabilmesi için yeterli zamanı ve liyakatı var mıdır? Konu “seçkinlik” olduğunda bir taşla iki kuş -eşanlı olarak- kolayca vurulabilmekte midir? Seçkinler kültürel dezenformasyon hilelerine -cehalet alanında olduğu gibi, hemencecik- kanmakta mıdır? Seçkinlik, kendi tanımı gereği ayrıcalıklı ve farklı odaklar, biricik uğraşılar sonucunda oluşmaz mı? Yeni Sinsiyet’in nemalanıcıları bu odak uğraşıların içinde bulunarak ayrıcalık arayışında göründüğünde, cehalet alanındaki huzursuzluk artmayacak mıdır? Ayrıcalıklı uğraşılardaki “eşsiz” ve “paha biçilemez” öğeler yani kültürel sermaye, diğer her şeyle eşanlı olarak nasıl el değiştirilebilir?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Cehalet alanında niceliksel hedeflere kolayca ulaşılabilir; Yeni Sinsiyet’in  birtakım hesapları, kalemleri, sayıları ortalama bir kararlılık sergileyerek çarpıtabildiği, hileli oranlar icat edebildiği, her konuda dezenformasyon ya da gerçeklik terörü uygulayabildiği biliniyor. Zaten, garabet ortamının cehalet alanına dönüşmesinin ardından bu hilebaz uygulamalar birer beceri olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, Yeni Sinsiyet’in “biz” şeklinde ifade ettiği niceliksel üstünlüğe orta şiddette bir sermaye değişimi hareketiyle ya da cehalet alanındaki yandaş-paydaş etkileşimlerinin hızlandırılmasıyla ulaşılabilir, ulaşılmıştır da. Ancak seçkinlik gibi niteliksel bir amaç ortaya koymak, böylesi bir katmanı yeniden tasarlamak için mevcut seçkin tipolojisinin, Yeni Sinsiyet tipolojisini kabul etmesi gerekmektedir. Bu kabulün önündeki temel engel seçkinler tarafından açıkça ortaya konmuştur; seçkinler kendi “biricik” tipolojilerinin kimyasını  Yeni Sinsiyet gibi “bizzat tipoloji tanımıyla çelişen” bir keşmekeşle yıpratmak istememektedir. Tıpkı Yeni Sinsiyet’in tipoloji tanımında yer alan çelişkide görüldüğü gibi böylesi bir içerme söz konusu olduğunda seçkin tipolojisi de kendi tanımıyla çelişecektir. Çünkü seçkini seçkin kılan temel davranış biçimi, bazı unsurları kendisinden ve itibar odağı olan uğraşılarından uzak tutmaktır. Bu kapsamda düşünüldüğünde seçkinlik, bir kayıtsızlık türüdür.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yeni Sinsiyet, seçkinlik arayışını yönetsel stratejileriyle ve yönetsel enstrümanlarıyla biçimlendirmeye çalışıyordu önceleri&#8230; Tarihin salınımına bakıldığında modernizmin ilkelerini bilmek ve bu doğrultuyu iktisadi alana belirgin faaliyet adımlarıyla taşımak, yatırım planları yapmak, kilometre taşları dikmek seçkinlerin öncülüğünde icra edilen şeylerdir. Yeni Sinsiyet nemalanıcılarının bu role kanalize olabilmesi için öncelikle ticari konularda seçkinler ile arasında yönetsel bir dil birliğinin oluşması gerekir. Bu dil birliğini sağlayacak yönetsel ortaklık ise Yeni Kapitalizm’in ve türev uygulamalarının ta kendisiydi. Yeni Sinsiyet, seçkinlere yakınsama çabalarına yeni kapitalizmin kültürünü önceleyen bir karektere bürünerek başlamıştır. Ancak yeni kapitalizmin değerler sisteminin güç kaybetmesiyle ve özellikle de ilerleme prensibinin tutarsızlaşmasıyla birlikte Yeni Sinsiyet’in ortak olmak istediği payda yıpranmış, yeni kapitalizmin dili ve tutumları ayrıcalıklı özelliğini yitirmiştir. Bu noktada seçkinler, uzun soluklu ve yeni bir vizyon arayışıyla birlikte ayrıcalık unsurlarını yeniden akort etmeye girişmişlerdir. Yeni Sinsiyet ise bu hesapsız  arayışa ortak olamamıştır. Çünkü Yeni Sinsiyet tipolojisi, cehalet alanında niceliksel hedeflere ulaşmak için verdiği pragmatik kararlar sırasında vizyonerliğin gerektirdiği zihinselliğin neredeyse tümünü kaybetmiş, bir anlamda 40-50 yıllık birikimini hesapsızca harcamıştır. Ortalama akıl, yeni bir vizyon belirlemek konusunda işlevsizleşmiş, seçkinler ise bu durumu Yeni Sinsiyet’i dışlamak için bir fırsat olarak görmüşler ve böylece Yeni Sinsiyet, seçkinlere özgü vizyon arayışlarına dahil olamamıştır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Diğer taraftan, koleksiyonerlik, sanat ve sanatçı hamiliği, müzecilik, vakıfçılık, eğitim, spor, teknoloji ve bilim gibi konular yıllar boyunca seçkinlerin yatırım yaptığı, öncülük etmeye çalıştığı “biricik” uğraşı alanlarıdır. Bu alanlar seçkinlerin “değerlediği” bir kültürel sermayeyi belirlemektedir. Kültürel sermayesini arttırmak için doğu ve batı kültürel değerlerinin her ikisine birden itibar eden seçkinlerin bu konulardaki otoritesi, erişebilirliği, uzmanlığı, kanaat önderliği ve sahiplenme gücü Yeni Sinsiyet tipolojisinden çok daha kapsamlıdır. Böylelikle seçkinler, bazı “eşsiz” kültürel değerlerin hamiliğini seçkinliklerinin geleceğe uzanan bir güvencesi olarak sürekli ellerinde bulundurmaktadır.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Peki, seçkinlerin iktisadi vizyon arayışlarının yanı sıra elinde tuttuğu kültürel sermayeye ya da bu konulardaki kanaat önderliğine müdahil olamayan, hatta bu konulardaki arayışlarının başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyebileceğimiz Yeni Sinsiyet, durumu değiştirmek için ne yapacaktır, nasıl bir taktiği benimseyecektir?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bu önemli sorunun cevabı -aynı zamanda- yazımızın da son tümcesi olsun:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Seçkinlerin kültürel sermayesini işlevsiz kılacak “Kültür Endüstrileri”ni olabildiğince hızlı bir şekilde yüceltmeye ve yaygınlaştırmaya çalışmak&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong>14 Ocak 2011</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"> </p>
<hr style="padding-left: 30px; text-align: justify;" size="1" />
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><a href="#_ednref1">[1]</a> Bkz: “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”, <a href="http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i21.html">http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i21.html</a></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><a href="#_ednref2">[2]</a> Bkz: “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”, <a href="http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i22.html">http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i22.html</a></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/01/yeni-sinsiyet%e2%80%99in-seckinlik-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ŞAİR ÇALAR, ŞAİR OYNAR</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2011/01/sair-calar-sair-oynar/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2011/01/sair-calar-sair-oynar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2011 15:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serkan Engin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=764</guid>
		<description><![CDATA[Şairlerin hali çok acıklı doğrusu. Bazen traji-komik duruma da gelebiliyor. Çünkü şiir okuru falan yok bu ülkede, kayda değer sayıda. Bu yüzden de şairler kendileri çalıp kendileri oynuyorlar ne acıdır...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;">Şairlerin hali çok acıklı doğrusu. Bazen traji-komik duruma da gelebiliyor. Çünkü şiir okuru falan yok bu ülkede, kayda değer sayıda. Bu yüzden de şairler kendileri çalıp kendileri oynuyorlar ne acıdır ki.</p>
<p style="padding-left: 30px;">“<em>Ne büsbütün içinde ne tamamen dışında</em>” olduğum şair ortamına, artık acıyarak bakmaya başladım açıkçası.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Ece Ayhan, Turgut Uyar, Cemal Süreya gibi büyük şairlerin şiir kitapları bile, senede bin tane satılmıyor. Bildiğim kadarıyla, istisna olarak, sadece Nazım Hikmet ve Yılmaz Odabaşı’nın şiir kitaplarının satışı, yıl içinde birkaç bin sayısına ulaşabiliyor. Edebiyat dergilerinde düzenli olarak şiir yayımlatan, şiir yıllıklarına giren şairlerin çok ünlü olanlarının dışındaki şairler, yayınevlerine kendi ceplerinden para vererek kitaplarını bastırmak zorunda kalıyorlar. O kitaplar da ancak 500 tane basılabiliyor, satmayacağı için. Dağıtımcıların çoğu, satılmadığı için, bu kitapları dağıtmaya yanaşmıyor. Kitapçıların çoğu da şiir kitapları satılmadığı için, çok ünlü ve satan şairlerin kitapları dışındaki şiir kitaplarını almak istemiyor.<span id="more-764"></span></p>
<p style="padding-left: 30px;">Aynı zamanda tanınmış bir edebiyat dergisinin de sahibi olan bir yayınevi sahibinin bizzat ağzından dinlediğim üzere, sene içinde, sadece üç şairin kitabını, seçerek yayımlıyorlar ve o kitapları da 500 tane basıyorlardı ancak. Bu 500 kitabın 50 tanesi, kitabın sahibi şaire veriliyor, eşe dosta imzalı olarak versin, imza günlerinde kullansın, arşiv yapsın diye. 50 tanesini de yayınevi kendi arşivi için saklıyor. 200 tane kadarı da kitabın sahibi olan şair ve yayınevi tarafından diğer şairlere ve kitabın tanıtımı yapmalarını umdukları, basın-yayın organlarındaki belirli kişilere yollanıyor. 50 tanesi ise, zorla kütüphanelere kakalanmaya çalışılıyor. Toplam sayı ne etti: 350. Geriye ne kaldı 500 kitaptan: 150. İşte bu kalan 150 kitap, dağıtımcı bulunursa, dükkânına almayı kabul eden kitapçılar çıkarsa, uzun yıllar boyu tükenmek bilmiyor raflarda.</p>
<p style="padding-left: 30px;">500 tane basılan şiir kitabının yaklaşık 200 tanesi, diğer şairlere yollandığına göre, şairler sadece birbirlerine şiir yazıyorlar ne acıdır ki. Şiir kitabı çıkartıp imzalayarak birbirlerine yollamaktan öteye geçemeyip şiir okuruna ulaşamıyorlar, kayda değer sayıda şiir okuru olmadığı için. Edebiyat dergilerinde de durum farklı değil. Satılabilen bir iki edebiyat dergisini alanlar, sadece şairler, kendini şair sananlar ve çok az sayıdaki sıkı şiir okuru. Diğer dergiler ise, dergiyi çıkartanlar tarafından şairlere ve diğer dergicilere yollanıyor çoğunlukla. Yani, bu dergiciler de birbirlerine kendi dergilerini yollamaktan öteye geçemeyip olmayan şiir okuruna ulaşamıyorlar. Yani, artık şiir, şairler arasında bir kapalı devre yayına, kendi aralarında bir oyuna dönüşmüş durumda. Ne acıdır ki şairlerin pek çoğu da birbirlerini okumuyor, bilindiği üzere.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Şiir dinletilerin durumu da çok acıklı, hatta üniversitelerde düzenlenen dinletilerin durumu da böyle ne yazık ki. İstanbul dâhil olmak üzere, tüm şehirlerde düzenlenen şiir dinletilerine, konuk olarak çağrılan şairlerin dışında, sadece diğer şairler, kendini şair sananlar ve birkaç eş dost katılıyor. Kazara, ekstradan bir iki şiir okurunun gelmesi halinde ise büyük olay yaşanıyor doğrusu. Barlarda düzenlenen şiir dinletileri bir yana, üniversitelerde düzenlenen şiir dinletisi, şiir paneli, şiir kongresi gibi etkinliklerde de durum aynı. Birkaç sene önce, Kocaeli Üniversitesi’nde, başta Refik Durbaş olmak üzere, Seyyit Nezir, Baki Ayhan T., Arife Kalender gibi bilinen şairlerin konuk olup kürsüde şiir üzerine söyleşi yaptıkları dinletiye, sadece, İzmit’teki birkaç şair ve kendi şair sanan birkaç kişi katılmıştı mesela. Hatta, etkinliği düzenleyen İhsan Topçu, kürsüye çıkıp katılımın bu kadar az olmasından dolayı, konuk şairlerden özür dilemek durumda kalmış ve bu durumun final sınavları döneminden kaynaklandığını söylemişti. Bir süre sonra ise, öğretmenlerinin zoru ve not korkusu eşliğinde, toplu halde, epey sayıda öğrenci salona getirildi, durumu kurtarmak için.</p>
<p style="padding-left: 30px;">Kitap fuarlarına katılan şairlerin durumu da çok acıklı. Ruşen Hakkı, çok güzel tanımlamıştı yıllar önce, oradaki hallerini. “<em>Gelinlik kızlar gibi oturuyoruz orada, gelene geçene bakıyoruz</em>” demişti. Bu ülkede şiir okuru olmadığı için, şairler stantlarda oturup gelene geçene bakıyorlar ancak, eş dost geliyor birkaç kare fotoğraf çektiriliyor, şairler birbirlerinin standını ziyaret ediyor, orada gene birkaç kare fotoğraf. Yani, “<em>dostlar alışverişte görsün</em>” durumu yaşanıyor sadece.</p>
<p style="padding-left: 30px;">“<em>Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye</em>?” demişti ya bir şair. Asıl, kimse şiir okumuyorsa, şiir yazıp yayımlamak niye?</p>
<h3 style="padding-left: 30px;"><span style="font-size: small;">KASIM 2010</span></h3>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2011/01/sair-calar-sair-oynar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Burada ve Orada Sonralar Üzerine</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2010/12/burada-ve-orada-sonralar-uzerine/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2010/12/burada-ve-orada-sonralar-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2010 03:41:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oresay Özgür Doğan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>
		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=757</guid>
		<description><![CDATA[Renkler, sevinçlerini topladı; tortusu, ağırbaşlı yalnızlık… Ben ağırbaşlıyım, daha fazla konuşamam dedi, Ebabil Kuşu. Gülümsedi, yapıların erkek meleği Yargıç Pinard. Keşke bu kadar ağırbaşlı susmasaydınız, dedi, Küflenmiş Odaları Kireçleyen Mürekkep....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Renkler, sevinçlerini topladı; tortusu, ağırbaşlı yalnızlık…</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben ağırbaşlıyım, daha fazla konuşamam dedi, Ebabil Kuşu. Gülümsedi, yapıların erkek meleği Yargıç Pinard.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Keşke bu kadar ağırbaşlı susmasaydınız, dedi, Küflenmiş Odaları Kireçleyen Mürekkep.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ve ekledi: Oysa asıl kurban sizdiniz!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Düşünsenize: Işığın ölü noktasındasınız. Yüzleşmek için yaşamla, başkalarını anlamaya çalışıyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Soyunmuş duvarlar çeliğine su verilen iyinin süsünden.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yıkanmalı ve arınmalı artık delisi ölü algılar, diye bağırıyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra, birçok anlam tek bir sonuç doğururken ve anlamlar yalnızca bir sonucun yorumlar sevinciyken bize gerekli olan ayrıntılarıdır, gerçeğin sayfasında olması gereken, diye söyleniyorsunuz. Anlamların ağrısına bir tutam sempati sürüyorsunuz ve büyük bir gururla, kutsanmış boşluklar ayetlerini armağan ediyorsunuz, yazmalar verandasında bekleşen yağmursuz kalplere.<span id="more-757"></span></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Az ötemizde damarında yol açıyor bir kar güvercini.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Dönüp bana gülümsüyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Aniden kendimizi bir Oku-Yaz evinde buluyoruz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Çay içiyoruz, Umutluyuz. Ben, ölüler yazını üzerine bir makale okuyorum, siz dudak büküyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra, eklektik bir blue tangonun çıplak teninde halkın dudaklarına tırmanmanın estetik yanını anlatmaya başlıyorsunuz. Bir ara saate bakıyorsunuz, ağırbaşlı bir telaşla, acele edelim geç kalmayalım diyorsunuz, dışarı çıkıyoruz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kimlikli bir caddenin bilinçli ruhundan sıyrılmak için gölgeleri yarıp, koşar adım beyaz meydana iniyoruz. Vakit akşamüzeri: Aşk ve tutku zamanı. Beyaz meydan kalabalığını selamlıyoruz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Siz, kendinizi şair olarak tanıtıyorsunuz. İki dizelik bir şiir okuyorsunuz. Üç beş kişi, hoş geldiniz diye bağırıyor ve sizi çılgınca alkışlıyor. Birbirini çiğnercesine yazdıkları şiirleri  size okumaya çalışıyorlar.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ah  Siz!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ağırbaşlı bir şekilde bana dönerek şu övgüleri de bir elden geçirmek lazım, diyorsunuz. Takvimlere kazınmış özel günleri hatırlatıyorum, özel günler yazılarını da elden geçirelim, diyorsunuz. Sonra ölüler almanağı da unutmayalım, uyarısını da notlar kısmına asıyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">İnsanlar güzel bakıyorlar yüzümüze, aklınızı seviyorsunuz… Belki gizlice ağlıyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra ustasını bekleyen bir çemberin önünde duruyoruz. Bir samuray gururunu teninize giydiriyorsunuz. Ağırbaşlı bir şekilde, çemberin çift kanatlı kapısını okşuyorsunuz. Kapılar ardına dek açılıyor. Üç beş kişi telden çemberler çeviriyor avluda. Mavi bir olgunlukla, herhangi birinin diğerine yazdığı birkaç şiire göz gezdiriyorsunuz. Yine dudak büküyorsunuz, yine gülümsemeye çalışıyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ah Üç Beş Kişi!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra dizelerin ussal bir taktikle nasıl örgütleneceğini anlatıyorsunuz. Ne, ne değildir? Üzerine bir yazı kaleme alalım ve Dünya şairlerden de birkaç alıntı yapalım diyorsunuz. Herhangi biri olur mu diye soruyorum, elbette olur, diyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ne çok diyorsunuz, ne çok…</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sonra aniden gözden kayboluyorsunuz, soyut ve çıplak bir mekânda. Sonra yine bir görünüp bir kayboluyorsunuz, sonra yine ağırbaşlı susuyorsunuz.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Susuyorsunuz!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Keşke bu kadar ağırbaşlı susmasaydınız ve konuşmasaydınız!</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Sizi öykümün başkahramanı yapacaktım.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Asıl kurban sizdiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2010/12/burada-ve-orada-sonralar-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı</title>
		<link>http://www.ussuz.com/2010/09/yeni-sinsiyet-tipolojisi%e2%80%99nin-%e2%80%9cbiz%e2%80%9d-soylemi-ve-retorik-arsizligi/</link>
		<comments>http://www.ussuz.com/2010/09/yeni-sinsiyet-tipolojisi%e2%80%99nin-%e2%80%9cbiz%e2%80%9d-soylemi-ve-retorik-arsizligi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Sep 2010 19:15:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zafer Yalçınpınar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Düzyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ussuz.com/?p=734</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Sinsiyet olarak kavramlaşan tavrın projelendirdiği birliktelik görüngüsü, hayret verici bir biçimde “tipoloji” tanımıyla çelişmektedir. Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları* adlı yazımda bu durumdan kısaca bahsetmiştim. Şu an okumakta olduğunuz...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Yeni Sinsiyet olarak kavramlaşan tavrın projelendirdiği birliktelik görüngüsü, hayret verici bir biçimde “tipoloji” tanımıyla çelişmektedir. <em>Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları*</em> adlı yazımda bu durumdan kısaca bahsetmiştim. Şu an okumakta olduğunuz yazıda ise söz konusu “kök çelişki”nin ya da “kök yanılsama”nın salınımlarından, Yeni Sinsiyet’in sentetik yüzlerinden ve haysiyetsizlikle çoğalan, yaygınlaşan <em>“biz”</em> söyleminden bahsetmeye çalışacağım.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Yeni Sinsiyet’in çeşitli enstrümanlarını kullanarak “cehalet alanı”nda icra ettiği girişimler ve bu enstrümanların işlediği çürük değer yargılarıyla ateşlenen yandaş-paydaş etkileşimleri, söz konusu alanın bir ortama dönüşüm sürecini tamamlamıştır. “Cehalet ortamı” şeklinde ifade ettiğimiz bu oluşumun tamamlanmasının hemen ardından -kendi tanımıyla çelişen- yeni bir tipolojinin çerçevelenmesi de kaçınılmazdı.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Yeni Sinsiyet’in oluşturduğu -şimdilerde belirgin bir şekilde niceliksel geçerlik kazanmaya başlayan- tiplojiyi incelediğimizde söz konusu birliktelik biçiminin zihinsellik boyutunun olmadığını görürüz. Ortamdaki tüm etkileşimler cehalet ve türevi tözsüz söylemlerle yapay bir şekilde hızlandırılmıştır.  Bu nedenle Yeni Sinsiyet’in uygulayıcılarının ağzına dolanan <em>“biz”</em> söyleminin niteliksel bir derinliğinin olmadığı aşikârdır.  Yeni Sinsiyet tipolojisinin <em>“biz”</em> söylemi -her şeyden önce- liyakata dayalı değildir. “Kifayetsiz bir muhteris” olmak, Yeni Sinsiyet’in aradığı, cehalet ortamına katabileceği en elverişli ve yaygın karakter olumsuzluğudur, kullanım potensiyelidir.<span id="more-734"></span> Kifayetsiz muhteris, yıllar öncesinden başlayan bir deneyim aktarımı  ya da analitik çıkarım, süreç, emek, odaklanma, zanaat,  haysiyet ya da uzgörü  gibi değerleri umursamaz. Ancak tüm bu değerlere -üstelik de eşanlı olarak- sahipmiş gibi bir aşırı özgüven telkiniyle kendini sürekli besler. <em>(Bkz: Dunning-Kruger Etkisi)</em> Kifayetsiz muhteris  tipolojisinin özgüveninin temel dayanakları cehalet ortamının niceliksel büyüklüğü ve özdeğerlendirme yeteneksizliğidir.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Cehalet ortamında -ortamın kuruluşu gereği- “liyakat” söylemlerine güven yoktur. Çünkü Yeni Sinsiyet’in uygulayıcıları için kullanım değeri olmayan bir şeydir liyakat; cehalet ortamında şüphe uyandıran, kişilerin kafasını karıştıran bir temayüz ya da ayrımcılık gibi tanıtılmış ve önemsizleştirilmiştir. Cehalet ortamının <em>“biz”</em> söylemlerinin hiçbirinde liyakat olgusuna yönelik atıflar bulamazsınız;  Yeni Sinsiyet’in temel yaklaşımı bir konunun tözünü gizlemekle ya da geçiştirmekle ilgili olduğundan cehalet ortamındaki çeşitlemelerde, bir konunun tözüne ulaşmaya çalışan liyakat söylemleri geçersiz ve işlevsiz sayılmaktadır. Yeni Sinsiyet’in retoriği ve dolaşımı -tam da kifayetsiz muhterislerin arzu ettiği gibi- cehalet ortamında yer alanların birbirini ve birbirinin yetkelerini “değer” ya da “kazanım” olarak görmemesi yönünde bir imkân da verir. Bu imkân, cehalet ortamındaki özdeğerlendirme eksikliğini kümülatif olarak arttırmakta ve yanılgıları sürekli kılmaktadır. Yeni Sinsiyet’e göre liyakat, boşunadır ve bulandırıcıdır; cehalet ortamındaki ütüyü bozar.<span style="color: red;"> </span></div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Yeni Kapitalizm’in meritokrasi anlayışı da böyledir. Tıpkı “tipoloji” tanımındaki çelişkide olduğu gibi, modern meritokrasi kapsamında da tuhaf bir şekilde “liyakat” yoktur. Modern meritokrasinin ilgilendiği tek şey, farklı nedenlerle, farklı zamanlarda, farklı disiplinlerden farklı söylemleri yapay bağlamlar aracılığıyla birleştiren arsız bir retoriği oluşturabilme becerisidir. Bu retorik sarmaşığı, arkaplanında şu tümceyi imler; “<em>Biz</em>imle işbirliği yapın&#8230; İşbirliği yapın ki <em>biz</em> niceliksel olarak daha da güçlenelim. <em>Biz</em>i, beraberce büyütelim.” Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının <em>“biz”</em> söylemindeki arkaplanı bir katman kadar daha tercüme edip boyayı kazımaya devam edersek; “Yeni garabet alanlarının oluşması ve ardından yeni cehalet alanlarının mevcut cehalet ortamına eklenlenmesi” ezberiyle karşılaşırız. Günümüzün meritokrasisi “işbirliği yapabilmek potansiyeli” ve “ikna edilebilirlik” üzerine kuruludur.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Tekrarlamamız gerekiyor: Yeni Sinsiyet’in <em>“biz”</em> dediği şey, ön-kabulleri açısından niteliksel değildir; öyle olsaydı, tarihte, tüm tarihimizde “cehalet” denen şeyi bir liyakat olarak kabul etmek zorunda kalırdık ki Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının arzu ettiği, dayatmaya çalıştığı tipolojik çelişkilerden biri de budur. Yeni Sinsiyet’in “<em>biz”</em> dediği şey niceliksel bir söylemdir: Nemalanıcılarının zihninde, cehalet ortamını yüksek bir <em>“biz”</em> niceliğine ulaştırmayı amaçlar. Bu nedenledir ki yapısal incelemeler de, araştırmalar da, yüksek sesli mücadeleler de, kitaplar da, yazılar da, kuramlar da, tarihsel gerçekler de yeni sinsiyet’in cehalet ortamının “olmayan” niteliğini yıpratamaz.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Yeni Sinsiyet’in değişken söylem yapısı çelişkileri arttırarak  sentetik bir ön-kabul çeşitliliğine, parçalanmasına yol açmaktadır. Bilgiler, rakamlar, olaylar, aktarımlar ya da alıntılar yapay bağlamlarla -ve bağlaçlarla- kullanıldığında sürekli olarak gerçek öncül önermelerinden, nedensellik ilkesinden, tarihsel arkaplanından, mantık silsilesinden kopmaktadır. <span style="color: black;">Kuramların semantik ve kavramsal bütünlüğü de sürekli olarak parçalanmaktadır; sessiz yığınlara aktarılan ve dolaşıma sokulan bilgiler sürekli konum değiştiren birer lego parçasına, farklı bağlamlarda kullanılan birer enstrümana dönüşmüştür. Bu noktada gerçeklik de legolaştırılmıştır. Söz konusu deformasyon, bilginin ve tarihin göreceli olmayan taraflarını, nedensellik silsilesini, bir bilgiyi öncülleri ve ardıllarıyla birlikte doğru kavramanın, “anlam” denen şeye ulaşmanın önemini -yani bilgiyi bilgi yapan öğeleri- de yıpratır. Legolaşmış ve fragmanlanmış bilgiler farklı formlarda aynı “retorik arsızlığı”na hizmet eder. Yeni Sinsiyet’in fetbazlarının o önlenemez retorik arsızlığına&#8230; </span></div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Retorik arsızlığının bünyesinde pragmatik itkiler, muhteris tipolojisinin niceliksel yaygınlığı, kolaycılık, hilebazlık, özdeğerlendirme eksikliği, liyakatsizlik ve kifayetsizlik perçinlenmektedir. Yeni Sinsiyet’in <em>“biz”</em> söylemi; tözün gizlenmesi, bulanıklaştırılması ve gerçek öncüllerinden koparak legolaşmış söylemlerin yarattığı bir “çelişkiler trafiği” üzerine kurulmuştur. Bu trafik, Yeni Sinsiyet’in nemalanıcıları açısından çok önemlidir: Cehalet ortamında geçerli olan retorik arsızlığı ile çelişkilerin akışkanlaşması, kabul görmesi, yargıya dönüşmesi, fark edilmemesi, çelişkilere “sessiz” kalınması devasa bir toplumsal unutkanlığı bir etkileşim olarak tekrar tekrar pekiştirir. Unutkanlık, unutkanlık doğurur ve tözden uzaklaşma yolunda devam eder: Fetbazlığın işlerliği güç kazanmaktadır.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">Sonuçta, Yeni Sinsiyet’in fetbazları tarafından <em>“biz”</em> diye ifade edilen şey, cehalet ortamının unutkanlıktan, tözsüzlükten, çelişkilerden oluşan, akışkanlaşan ve salınan görünmez bir tel örgüyle -retorik arsızlığıyla- çevrilmiş halidir. Tüm yazı boyunca işaret etmeye çalıştığım bu tel örgünün içinde yer almamak -tarihsel açıdan düşünüldüğünde- bir insanlık onuru meselesidir.</div>
<div style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; margin-left: 40px;">İnsanlığınıza sahip çıkın!</div>
<div style="margin-left: 40px;"></div>
<div style="margin-left: 40px;"></div>
<div style="margin-left: 120px;"></div>
<div style="margin-left: 40px;"><strong>22 Eylül 2010 <br />
 </strong></div>
<div style="margin-left: 40px;"><strong> </strong></div>
<p style="margin-left: 40px;"><span style="font-size: 11px;">* Bkz:<span style="color: #17365d;"> <a href="http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i21.html"><span style="color: #17365d;">http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/i21.html</span></a></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ussuz.com/2010/09/yeni-sinsiyet-tipolojisi%e2%80%99nin-%e2%80%9cbiz%e2%80%9d-soylemi-ve-retorik-arsizligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

