dilimin ucunda
dikenli bir sarmaşık büyüdü
ben ki dilimle getirirdim,
ağır ıslak geceleri,
iki nokta yan yana
hantalsın uyukum! rüya bitti, ne diye sen ..
dilimin ucunda
dikenli bir sarmaşık büyüdü
ben ki dilimle getirirdim,
ağır ıslak geceleri,
iki nokta yan yana
hantalsın uyukum! rüya bitti, ne diye sen ..
kendine uzanır tanrıeller bakışı,
yıldızlar büyüdü kadınım
koynunda her gece göğü´nün
bağdaş bir lacivert koyu, orası:
—köküne dur dilek kipi insan-fiil,
ama ki Sokağı’nda ölücü zaman!
uzanır, tutarı elleriyle bir kol; "—kapıdan
pembevî ya, düş bir mendil!" için, uzanır
O çarpıntısıyla kalbinin MİNİK, V parmakları
(tutabilme isteği midir güvercinleri melek:
-kokla, öp!) açılıp kapanır sevişler keresi
çekil perdeleriyle tüm-pencerelerine odanın
durarak boyunca geceler boyu yıldızlara ah!
"Değil katregil bir deniz düşer şimdi düşmavi:
—Orda’sına kendinin şehirlersiz göklerle var!"
I
Yapay sevinç ve mut, yontma ya ki taşbiley
adam ve kadınlar;
bir insaniyetsiz çağ düşümü! Orada
ve her yerde, her şeyde kalaba canlısı;
kendilerine secde tap, öküz:
Altın ve put!
Yazmak istiyorum ama çıkan sadece köpük,
Çok şey söylemek istiyorum ama saplanıyorum çamura;
nasıl söylenirse söylensin yoktur rakam, bir toplam olmadan,
nasıl yazılırsa yazılsın yoktur piramit, köksüz.
Yazmak istiyorum ama bir puma gibiyim,
defne olmak istiyorum ama benim pembeleşen soğan;
nasıl ses verirse versin yoktur öksürük,
sisin içinde yitmeden,
ne tanrı ne de tanrı’nın oğlu vardır,
tecellisiz.
Geceydi, ateşe verdim sevdiğim evi
Parladı eşsiz bir halka
Gördüm bir anlığına ayrık otlarını, taşları
Ötesi — yokluğu her şeyin.
Geceden ürken kimi gök mahlûkları
Geldiler yine dünyayı görmeye
Ve yitip gittiler ışıkta.
"Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum
Yeniden doğmak için çıkardığım yangından."
E.CANSEVER
Ben nasıl tuttuysam seni, kutsalına inanmak gibiydi bu sevginin; sunakları helal kadındın isterdim -Allah bilir ya, isterim yine doluca- tek, yüreği savurca bir adamsam da genç… (O’nu, benim kadar tanımadılar; biliyor musun İbrâhim?) Ne varsa iyiden ve güzelden yana, değil olsun kötü-çirkin sahipsizliğin; kalbimizindir işte bu hepsi değil öte, söylen kalabilmekse şu da aşk: Evrenyılı kıvanç duyduğumuz, gıpta gözlerinden adam ve kadınların!
…Ve çokbir adamın yapmadığıydı; ben
Tuttum masaya sakınmaları koydum
-Kıskandığımsa, sakladığımdan kendimi;
Edipbilmez, Cemalbilmez -pek
Allah da bilmezdim hâlbuki…
Ve sonunda girilir artık ölümün hükümranlığına
sahnededir manga, geçmişin parantezi,
paragraf ve ayraç, devasa el ve ayrılışı iki sesli harfin;
- nedendir Asur masası? Nedendir kilise minberi,
gürültüyle sürüklenen vandal möble,
hatta sonlara doğru şiddetlenen inziva?
I
Deli ırmak gözlerimse akıtmalardan bir gece
Sevdanızdı büyük ölümlere ıslanırım için
O en genişinde insan göğümüzün
Kuşlar türküsü yüzyıllardır 21.
(Allah bilir ya Cemal Abi de kan atlıydı öyle
yalınel ateş çocuklarındandı Tanrı’nın)
Kuşak senfonisini yürürken bir gülün de!
hayat bir bağevi küsüp gitme dost
konakla salkım büyüt
aynalarda devinen zamanı örtme
arada bir sil
komşularına terazili söz ver
susku çiçeklerini konuştur
geceye saçını yıkat
sabaha ses yakıştır
İçinde soğuk ve sessiz bir öfke büyüyordu. Oturmuş, ellerini dayamışken koltuğun kenarlarına ve tırnakları avuç içlerini yakarken ve başı boynundan, saçlarından tutulup iyice geriye çekilmiş gibi dimdik durur ve bakarken…
Esna kendini koltuktan kalkmamaya zorluyordu. Karşısında gördüğü her neyse, bir zamanlar belki onu çok korkutmuştu. Oysa şimdi; hiç… Öfkeden kararmış gözlerle boşluğa bakıyor, belli belirsiz dudakları oynuyordu. Dışarıdan bakan biri onun alçak sesle küfrettiğini düşünebilirdi.
Oysa Esna kısık bir sesle, kelimelerin pek de anlamlarını seçemeyerek, unutmamak istermiş gibi, sürekli kendi adını tekrarlıyordu:
“…Esna, Esna, Esna kanın damarlarda kayışı, güm. atışı, güm, oradan yükselirken, güm, güm, Esna, Esna, kanın savruluşu, adaleler arasında incecik çizgiler, kasılmak, hiç açılamamak, tutuluyor her bir kas tek, tek. Esna, dur. Esna kalkma, geçer, geçer. Esna…”
dedim geceye yağmur değmiş, dediler gözleri demir,üşütür seni
kaplanlar yönsüzlükte zaman devşirirler, dervişler abalarına sıkı sarınsın
kalabalıklar postallarını yırttı yürümekten; akıl devrana alkol damıtıyor
f tipi gül hesabını kandan, aşk katledeninden sorsun zorun devriyesini
hançeremde kor keskinliği açlığın, uykusuzluğun ve berbat çağın
kokular damıtan bu hayatı neyleyim, ruhumuza pis kokular ve kan…
var git yurduna anne hasretinin, babalar süslesin alın şakından kakülünüzü
aslan terbiyecisi hayata hançer bakışlar sunsun gencel oğullar, mesel
darphaneden acı sunsun kalbinize, ekonomi havayi, yangın cepte
ben de devrime inat, devrim diye haykırdım, devrim son aşıkların ululanmasıdır
ihaneti işret bilen yönsüz şimendifer gibi savruldu sesinin suları da geceye
soluksuz bıraktı yön tayin edemeyen okuyamamış aydınlıkları
bu tören onlara da sus majörü olsun, kalkarken işaret kolu göklere
insin davul sesi hedef ileri…ölü oğullar sıcaklığında vurur güneş toprağınıza
Devamı »
Ayrılan iki yol. İsimlerin değirmeninde öğüttüğüm ölülerin külleri üzerinde yürüyorum. Erkekliğimi, kendimi unutarak. Tek duyduğum, trajedisine yabancı bir ölüyü aşkın ötesine geçiren ıssızlık. Arada akan her nehirde yıkadığım yüzüm. Hiç erişemeyeceğim. Ruhumdan bedenime düşüyor ‘olmadılar göğü’nün yönsüz şimşeği. Her ağrının merkezi şimdi bir çizik gövdemde. Uçurumlardan uçurumlara bakıyorum.


Viyana’da on zarif kadın var
Ölüm’ün ağlamaya geldiği bir omuz,
Dokuz yüz pencereli bir salon,
Güvercinlerin ölmeye tünediği bir ağaç.
Sabahtan koparılmış bir parça var
Ve asılı Ayaz Sergisi’nde.
Ay! Ay! Ay!
Lütfet bu valsi, lütfet bu valsi
Lütfet kenetlenişine bu valsin dişlerinin.


XXXVI
Geçmeye çalışıyoruz iğne deliğinden
zafer arzusuyla yüz yüze.
Çemberin dörtte biri amonyaklaşıyor neredeyse.
Dişi erilliğe geçmekte, kökünden
olası göğüslerin ve tam
kökünden ne çiçeklenmezse!