Dayım ve Yengeme…

Ayna, salonla oda arasındaki kapının pervazına asılıydı. Mavi çerçeveli, yirmiye otuz boyunda oldukça büyük bir aynaydı bu. Bir yanı odaya, bir yanı salona bakıyordu. Eğik gelen gün ışığının üzerinde yansımasıyla akşam vakitlerinde salonun ve odanın zemininde çizgiler oluşturuyor, her huzmeyi yedi renge bölüyor, koltuğun, pencerenin, halının küçük bir parçasının, öbür halının başka küçük bir parçasının ve yatağın ve yatağın üzerinde yatan adamın ve karşıda salona dönüldüğünde büyük, yeşil kadife bir koltuk üzerinde, çevresindeki kırlentlerin arasında oturan kadının yüzünde ışık oyunları oluşturuyordu.

Aynanın içinde bulunduğu evin kapısı küçük bir antreden sonra salona açılıyordu. Bu girişin solundaki küçük mutfaktan, pişmekte olan lahananın kokusu geliyordu. Tatlı ekşi, biberli bir koku sarmıştı dört yanı. Mutfakta çocuk. On yedi – on sekiz yaşlarında genç bir kız. Bulaşık yıkıyor. Köpükler. Salonda, tam kapının karşısında anne. O yeşil, kadife koltukta oturuyor. Kadın orada öyle yaklaşık bir yıldır oturuyor. Koltuğun iki yanında, kollarının altında iki küçük kırlent, bir de başının arkasında bir yastık var; o koltukta uyuyor uyanıyor çünkü bir yıldır. Kadın kalkamıyor oradan artık. Cam kemikleri. Kırılıverecek. Saçlarını tarayıp gevşekçe başının arkasında toplamışlar. Simsiyah saçları, başını kapkara, elmastan bir hale gibi çevreliyor. Gülmeye hazır dudaklarının kenarlarında kıvrımlar oluşmuş. Daha otuz yedi yaşında. Bu kadın.

Oralardaki pek çok ev gibi bu evin de odaları bir hole değil, salona açılıyor. Evin üç odası salonun etrafında çevrelenmiş; sol tarafta iki, sağ tarafta bir oda. Anneyle babanın odası. Artık hiç kullanılmayan. İçerisinde kimsenin uyumadığı ama yine de süpürülüp tozları alınan, örtüleri serilen. Evin en loş odası, her daim perdeleri çekili.

Sol taraftaki odalardan birinde ise – karanlık olanında – çocuk yatıyor. Bu odada karşılıklı iki divan var. Koyu renk perdeleri camı örtmüş. İçinde uyuyan genç kızın kokusu öyle hafif ki hiçbir köşeye sinmemiş.

Aydınlık olan diğer odada baba. Bir yatağa uzanmış. Ayağının biri dize kadar sargıyla sarılmış. Komodinin üstünde bir takım ilaçlar, bir de yatağın ayakucundaki küçük kitaplığın raflarında kitaplar var. Adam – baba, yani Haydar, işte bu komodinle kitaplık arasındaki yatakta yatıyor. Oda kapısının çerçevesinde, sol yanda ince mavi çerçeveli o ayna asılmış. Aynadan salonun bir kısmı görünüyor. Bu oda, bu ışık, bu sadelik, sessizlik. Salondan ne kadar farklı.  O odadaki adam günler ve gecelerce aynaya bakmıştı, bakıyor. Uzaktan. Salonu ve salondaki koltuğu gösteren aynaya.

Sevim, yani kadın, yani anne, oturduğu yerde o güleç yüzüyle gelen gidene bir şeyler anlatıyor. Mutfaktaki kızına şunu yap, bunu yap diyor. Leyla ise tümden başka bir âlemde. Onun gözlerinde bu ev içinde yitip gitmişliğinin gölgesi var. Leyla – çocuk – kız, liseden mezun olmuşken, babasının da hastalanması ve giderek yatağa bağlanması üzerine, üniversiteden vazgeçip evin içine çekildi.

Onun bu hali bu iki hastayı üzdü belki. Fakat bir yandan da rahatlattı. Biri koltuğa, biri yatağa çakılı kalmışlığın acısı ve çaresizliği içinde ne yapacaklarını bilememiş, derinden derine bir korkuya kapılmışlardı. Ayrı korkular: Sevim’inki artık sona yaklaştığında yanında kimse olmayacak olmasının korkusu, Haydar’ınki ise şimdiye kadar üstüne laf söylenmemiş erkeğin bir yatağa mahkûm olup, sargılar içindeki ve üzerine basamadığı bacağı nedeniyle bir şey yapamamanın, eyleyememenin, yani yaşam üzerindeki, yani bu küçük evde ve işlettiği kahvede kurduğu yaşam üzerindeki iktidarını kaybetme korkusu. Ama en çok, yedi yıldan beri giderek artan, şu salonda oturakalmış kadını, bu kez tümden kaybetme korkusu.

İşte Leyla’nın evdeki varlığı bu iki kişiyi rahatlatmıştı. Sevim hâlâ ev içindeki düzeni sürdürmek gerektiğini düşünüyor, bunun için – yerinden de kalkamadığından – yekinip bir şuranın tozunu alamadığından, kalkıp perdeleri makineye atıp camları silemediğinden ve dahi aslında bir bardağı alıp şuradan şuraya götüremediğinden, için için bunalıyordu. Sevim ölümünü de düşünmüyordu artık.  Günlerini geçirmekti onun düşündüğü, günlerin sonu değildi.

Ayna arada akan gözyaşlarına odaklanıyordu. Billur damlalar gözlerinin ince kırışıklarından aynanın zemininden akıp gidiyordu. Bakamadığı Haydar’ın. Görmediği Sevim’in. Gördüğü aynanın.

Haydar bir an önce kalkıp yaşama dönebilmek için kızını yanında istiyordu. O, ayağının pansumanını yapıyor, ona yemek getiriyor, ihtiyaçlarını görüyordu. Haydar kızının küçüklüğünü düşündüğünde hep kapıdan çıkarken ağlayışı gelirdi gözünün önüne. Ona sezdirmeden çıkmayı başaramazsa kapı önünde bir ağıt başlardı. Bu küçücük kız; “Babaa.. babaa..” Bu tek sözcükten oluşan ağıt onu apartman boşluğunda, pencerenin önünden geçerken bile takip ederdi. Sevim gülerek anlatırdı: “ Hiç ‘baba’ diye ağlayan çocuk da görmedim. Evin içinde düşse, canının istediği bir şeyi alamasa yine ‘baba’, ne olsa ‘baba’.”

Yalnızdı Haydar aynanın içinde. Yalnız kendi bakışı, yalnız kendi görmek istediği. Odaya ışık düşüren pencerenin parlattığı camın ardındaki sır. O camdan bir adam görünüyor, başı yatağın arkalığına yaslanmış. Eğik tavan, duvarın sarıya dönük rengi üzerinde nokta nokta tanecikler. Başucundakiler, içine nefes üflenmiş başka camlar, camların içinde rengârenk başka noktacıklar.

Leyla korkudan ölüyordu. Tam öyle. Ölüyordu. Anne yedi yıldır hastaydı. Onun hastalığına biraz alışmıştı. Ancak son bir yıl onu çok korkutmuştu. Sevim’i alıp bir yere taşıyamıyor, yatağına bile yatıramıyorlardı. Kaldıramayacaklardı oradan çünkü doktorun dediğine göre kaldırırlarsa o cam haline gelmiş kemikleri birer birer kırılacaktı. Hastalık kemikleri sarmıştı. İşte o yüzden Leyla her salondan geçtiğinde ekşimsi ağır bir kokunun havada dalgalandığını, kendi odasına gelene kadar peşini bırakmadığını hissediyordu. Aslında hiç de kokmuyordu ev, biliyordu tertemiz, çiçek gibiydi. İlkbaharın incecik serin ilk rüzgârları doluyordu annesinin arkasındaki pencere aralığından evin odalarına. Ama belki de gelecek günler kokuyordu işte evin içinde.

Leyla korkudan ölüyordu. Baba iki aydır yataktaydı. Önceleri sağ ayağının üzerine basmakta zorlanmış, sonra ayağının üç parmağının kararmaya başladığını fark etmişti. Sonra giderek ağrı ta kasıklarına kadar vurmaya başladığında nihayet doktora gitmeyi kabul etmişti. Kangren başlamış, giderek cılk yaralar açılmıştı Haydar’ın bacağında. Önce küçük küçük, sonra geniş, sonra derin. İşte bu yaralara pansuman yapıyordu Leyla. Haydar bacağının kesilmesinden delicesine korkuyor; fakat gün günden başka çare kalmıyordu. O da biliyordu bunu.

Leyla durup durup odalara kaçıyordu. Odalarda hiçbir şey yoktu sanki. Bir gözünü açıp kapıyor, bütün eşyalar gitmiş oluyor, çıplak duvarlara, eşyasız zemine, insansız odalara bakıyordu. Bir bakış aralığında bunlar evi ev olmaktan çıkarıyor, yabancı, boş bir mekâna çeviriyordu. Fakat bu mekândan yine de çıkılamıyordu. Oda kapısında asılı kalan tek eşya, o ayna karıştırıyor yüzünü. Bir odadan alıyor, öbürüne koyuyor, sonra oradan alıp salona yerleştiriyor, ayna oynuyor, çağırıyor, içine bakmaya, içlerine bakmaya. Yüzü orada; iki gözü birleşiyor, aynanın ortasında tek bir göz oluyor, odalara dolup dolup, yanakları eğriliyor, ağzı sağa doğru gittikçe açılarak derin bir kuyuya dönüşüyor.

Leyla aynadan kurtulduğunda ev içinde dolanıyordu. Bazen komşular gelip gidiyordu, akrabalar, en çok kız ve erkek kardeşleri Haydar’ın. Bu komşular ve bu hala ve bu sessiz amcası kızın, her gelişlerinde bir şeyler getiriyorlardı. Hâlâ açık olan kahveden de para getiriyordu amca, o devralmıştı kahvenin işini. Fakat mutfak öyle bir çevrimdi ki içine giren her şeyi öğütüyordu. Leyla bu tıkır tıkır işleyen öğütme makinesinin yanında çaresizlikle dolabı açıp kapıyor, buradan bugün bir havuç, ertesi gün bir karnabahar, sonra erzak dolabından bir makarna çıkarıyor. İşte o zaman yemek kokuları mutfağı alıyor, sonra sonra bir zaman mutfak buza kesiyor, Leyla buzdolabıyla erzak dolabı arasında gidip geliyor, sonra akan suyun altında elleriyle çamurlu patatesleri ovalıyordu.

Evin içindeki tek neşeli ses halasıyla annesinin sesleriydi. Ne garip, diye düşünüyordu Leyla, bu eve giren herkes hüzünlü bir sessizliğe gömülüyordu da bu iki çok çekmiş kadın, hem de bu durumda, nasıl şen şakrak sohbet edebiliyorlardı? Neşenin gamsızlığın değil de derin kederlerin sesi olduğunu kim söylemişti? Ama şimdi Leyla’nın da göğsünde çınlıyor bu. O yüzden halasının gelmesini seviyordu. Birden dünya yaşanmaz bir yer olmaktan çıkıyor. O sesler çiçeklere su veriyor, pencereden gün ışığını çağırıyordu.

Amca ise sessizdi. Sessizce geliyor, babanın aydınlık odasına giriyor, kahvenin haftalık kazancını komodinin üzerine bırakıyor, bu kendine hiç benzemeyen, sesi dünyaları tutan, bir anda sinirlenip bir anda gülen, güldü mü sanki dünyayı sallayan abisi ile iki kelime konuşuyor, ellerini nereye koyacağını hiç de bilemiyor, geldiği gibi öyle sessiz sakin, yengesine de hal hatır sorduktan sonra, ayağını yere basmamışçasına çıkıp gidiyordu. Abiyle kardeş arasındaki bu sessiz muhaverede ne geçiyor kimse bilmiyordu. Haydar kardeşinin gidişinden sonra bir müddet susup tavana bakıyor, tüm çatlaklarına kadar onun çizgilerini takip ediyordu. Sonra aynaya dikiyordu gözlerini, bakıyor, bakıyor, gözleri yaşarıncaya kadar bakıyordu.

Hala bir gün sormuştu Leyla’ya; “bu aynayı buraya neden astın,” diye. Leyla; “Babam astırdı hala, demişti, salonu görüyormuş.” Hala düşünmüştü. Aynanın gösterdiği televizyon değil, pencere değil…

Gittikçe sararan rengiyle Haydar, gün günden zayıflamıştı. Hiçbir şey yiyemiyordu artık. Kangrense vücudunu ele geçirmiş onu günden güne yiyordu. Şimdi kokular vardı. Yaraların üzerindeki sargı bezleri açıldığında. Artık buralar kasığa kadar cılk yara. Komşuların tanıdığı bir doktor gelmiş bakmış eliyle yaraların yanındaki henüz canlı dokulara dokunmuş, kafasını sallamış, “Hastaneye götürün bir an önce” demiş, oturmadan gitmişti.

Haydar doktorun gidişini aynadan izledi. Oysa kimsenin girmesini istemezdi bu küçük dikdörtgen penceresine dünyasının. O ayna tek bir şeyi göstermeliydi. İnsanlar onun önünden çekilmelilerdi. Hatta eşyalar bile, birbirilerinin eline tutunarak gidip gelip oraya bir anlık bir yansıma bırakmamalıydılar. Nitekim aynanın sırı içine hapsolmuş insanlar giderek çoğalmaktaydılar. Hepsi bir şekilde oradan geçiyordu. Hepsi oradan geçerken bir iz bırakıyordu. Böylece sanki Sevim’e yer kalmıyordu.

Leyla babasını hastaneye gitmek için ikna etmeye çalışıyordu. Haydar, dur hele şu hafta bir bitsin diyordu. Biliyordu; bu bacak gidecekti artık. Ama bir insanın bacağı nasıl gider? Var olduğunu bildiğinde kendini kapladığını gördüğü o uzuvlardan biri gider de, bir bacak gider de insanın kendi olmasında nasıl bir boşluk oluşmaz? O boşluğu ne doldurabilir? Boşluk boşluktur işte. Böylece Haydar, ölebileceğini hiç düşünmeden, henüz kesilmemiş kesik bacağına bakıyor, hayıflanıyordu.

Fakat bekleyemedi Haydar; artık dayanamayıp sancılar içinde, cuma gecesi, kalbinde bir tekleme, bir yanma, nefesi tıkandı. Leyla’yı çağırmak istedi çağıramadı. Sevim’e seslenmeye çalıştı, olmadı. Yastıkları sırtına alıp dik oturmaya çalıştı. Boğazında bir düğüm, o düğümü çözmek öyle zordu ki. Bitkin düştü. Başını yastığa koydu. Sabahleyin onu yarı oturur vaziyette, ağzı açık, artık neredeyse vücudu soğumuş olarak buldular. Koca Haydar’ı.

Leyla’nın çığlığına pencereler sarsıldı. Sevim olduğu yerde donakalmış, yalnız dudakları kıpırdıyordu. Ondan sonrası bir karmaşa, Leyla, çocuk için. Eve giren, çıkan, komşu, akraba, babasının açık gözlerini kapatan amcasının eli, babasının yanaklarını okşayan kendi eli, göğsüne kapanan başı, oturduğu yerde küçük elleri açılıp açılıp kapanan, odadaki kocasına ulaşamayan Sevim’in eli, salonda bir koltuğa çakılı kalmış, başını hiçbir yerlere koyamayan Sevim’in başı, onun gözlerinden ip gibi akan gözyaşları, son kez dokunamayacağı o eller. Son kez başını koyamayacağı göğsü Haydar’ın. Onun kapalı gözleri… Artık bakmayacak gözleri…

Kapının pervazında ayna. Aynanın üzerinde ışık. Aynanın üzerinde bir siluet. Nereden bakarsan oradan konuşuyor ayna. Salondan odaya bakarken bir ışık huzmesi gözü alıyor, yanında durunca bakanın gözünü gösteriyor. Bir tek şu yatağın, artık boş kalmış, üzerindeki örtüleri çekilip alınmış yatağın üzerinden bakan görüyor, aynanın maksadını.

Gelip aldılar koca Haydar’ı. Ertesi gün mezarlıkta Leyla. Çocuk. Kefene sarılmış, görünmez olmuş babasının üzerine kürekle atılan topraklar. Eve dönüş. Evde yıkım.

Evdekiler bilmiyordu ki bu gelip gidenler hiç bitmeyecek gibiydi. Biter ama.

İkindi ezanından sonra gömülmüştü Haydar. Evde Sevim. Kadın. Bunca yıl sevdiği, yüzüne yüz sürdüğü adam şimdi yıkandı, başka eller yıkadı onu. Şimdi musalla taşındaydı. “Merhumu nasıl bilirdiniz?” “İyi bilirdik,” “İyi bilirdik,” “İyi bilirdik.” İşte şimdi tabutta mezarlığa gitti. Koydular mezara, sarmışlar kefene, görünmez olmuş. Elleri küreklerde, bir kürek toprak, bir kürek toprak daha, bir parça toprak daha. Kim emanet etti onu toprağa? Sevim değil ki.

Şu yirmi yılın anıları henüz geçmeye başlamamış gözleri önünden Sevim’in. O sonra olacak. Şimdi göğsü yırtılıyor. İnsanın göğsü yırtılır mı? Öyle olur işte, iki memesi arasında deri açılır. Ta dibe kadar açılır, kaburgalar kırılıp çekilir, ta kalbe kadar, içini açıp,.. içini açıp.. yırtılır.

Aynanın bir yanında boş bir yatak var şimdi. Işık eğilip bükülüyor, tutunacak yer arıyor; pencereden süzülüp aynanın üzerine düşen ışık. Duvara, duvarın deliklerine kadar giriyor. Sarı beyaz noktacıklar içinde, aynanın bir yanı noktacıklar içinde.

Sonra eve geldi o toprak kalabalığı. Ellerinde Haydar’ın toprağı. Dualar okunuyor. Sevim oturuyor. Gözyaşları ip gibi. Hani ben ölecektim?

Hani ben ölecektim? diye sora sora yedisi, kırkı, elli ikisi geçiyor Haydar’ın. Sonra, birkaç gün sonra, kanser mi artık tüm hücreleri sarmıştı? Yürek mi yoksa artık dayanamayan? Peki neden o çocuk, neden Leyla yine telefonlara koştu, yine haber verdi, yine korktu, yine üşüdü: Annem öldü!

Hala helva kavuruyor mutfakta. Yedi gün olmuş bile Sevim de göçüp gideli. Onu o koltuktan kaldırdılar. Artık yaşamayan o kemiklerini kıra kıra kaldırdılar. Yıkadılar gasilhanede o simsiyah upuzun saçlarını. Sevim. Tertemiz, ak pak. Şimdi saracaklar onu, sarıp bağlayacaklar onu. Tabuttan alınıp, indirilirken mezara o kemikleriyle. Kırık.

Bir elma fidanı dikmişler başına, elma fidanına bağlanmış bir sarı yazma rüzgârla uçuşuyor. Dönüp eve dönüp sonra o boş koltuğa da birileri oturuyor. Yine başlıyor okumalar. Bir kadının çatlak sesi birtakım bilinmedik kelimeler söylüyor. Hiç ilgisi yok bu kelimelerin bu evde olup bitenle.

Nihayet yedisi de geçiyor Sevim’in, ev boş ilk defa. Hala geliyor salona, koltuk boş. Leyla’yı alıyor. Leyla çocuk. Büyük.

Babasının odasıyla salon arasındaki kapı pervazından o mavi çerçeveli aynayı indiriyor Leyla. O ayna ki ne uzun saatler yoldaşlık etmişti Haydar’a. Gözün gördüğü, yüzün göründüğü, ne zaman yitmişti? Ya da yiter mi aynadaki suret, aynaya bakan göz, kalmayınca şimdi onlar? Yoksa kalır mı aynanın sırı içinde. Yan yana, bakışı hapseden sır, sureti hapseden sır. Aynanın ardında ayn.

İndirdi pervazdan Leyla, ters çevirdi, yüzü yere bakıyor şimdi aynanın.

Ne gören göz ne görülen suret var artık. Aldı Leyla kapının pervazından. Dolaba kaldırdı. Aynayı.

25 Nisan 2020